top of page

31-) Tunus

02.02.2026 - 06.02.2026

Afrika mevzubahis olduğunda makus talihim malum. Kıtayla süregiden inişli çıkışlı ilişkimin detaylarından bihaber olanları, buram buram ter ve gözyaşı tüten Güney Afrika seyahatime davet ederek söze başlamak istiyorum. 

 

Afrika’nın kuzeyi, Akdeniz’in güneyi bizim kültürümüze nispeten daha yakın duran bir bölge. Sahra altı ve üstü diye ikiye ayrılan koca kıtanın üstte kalan kısmı hiç şüphesiz çok daha konuksever ve bütçe dostu. Üstelik Şehr-i İstanbul’un bir ucundan öbürüne gidene kadar harcanacak süre zarfında buralara uçmak da mümkün. Söz gelimi Tunus sadece üç saatlik uzaklıkta.

 

Pek tabi Akdeniz’in güney kıyılarında tesbih taneleri gibi sıralanmış bu memleketler arasında insanın en çok merakını cezbeden Tunus değildir. Mısır ve Fas turistik açıdan albenisi çok daha yüksek seçenekler. Bizim de aklımızda başta bu iki ülke vardı. Önce Fas, ardından Mısır. Gel gelelim, Öykü sömestr tatili kapsamında ancak beş gününü ayırabildiğinden rotayı Tunus olarak belledik. Zira bu zamanın ne Fas ne de Mısır için yeterli olacağını düşünmüyordum.

 

Güney Amerika turumda peydah olan uçuş fobimi henüz atlatabilmiş değildim. Sabah dokuzdaki uçağım için Sabiha Gökçen’den saat dört gibi servise bindiğimde gerginlik had safhadaydı. Buna bir de uykusuzluk ve olumsuz hava şartları eklenince uçaktaki ilk yarım saatim dualarla, besmelelerle ancak geçti. Neyse ki kahvaltı, bastıran uyku falan derken sonrası bir çırpıda geçiverdi.

Tunus

Sidi Bu Said sokakları...

Başkenti ile aynı ismi paylaşan ülkeleri sevmiyorum. Neyse ki bunlardan ancak bir avuç kadar var ve Tunus da onlardan biri. 

 

Pasaport kontrolünde epey vakit kaybedip soluğu Europcar ofisinde aldık. Mütevazı aracımız Suzuki Swift’i otoparktan teslim alıp yola koyulduk. Aslında ilk gün için niyetimiz Tunus şehir merkezini gezmekti. Duraklarımızdan biri de ülkenin en büyük müzesi olan Bardo Müzesi’ydi. Fakat yola yeni koyulmuştuk ki müzenin kapalı olduğunu öğrendik. Hemen refleks gösterip rotayı Sidi Bu Said’e kırdık. Hani şu Google’a Tunus yazdığınızda karşınızda çıkan mavi beyaz renklerdeki evler var ya, işte oraya…

 

Sidi Bu Said şehrin sayfiye yeri pozisyonunda. Sahiden de buram buram yazlık belde tadı taşıdığından bu yakıştırmanın hakkını vermiyor değil. Şehir merkezi ile Sidi Bu Said arasındaki ton farkı herkesin rahatça idrak edebileceği kadar bariz.

 

Bir sokak arasına arabayı bırakıp yürümeye koyulduk. Hesapta şort ve terlikle yazlık bir kombin yapacaktım fakat güneşli bile olsa serin Sidi Bu Said havası buna mani oldu. Arabanın içinde ıkına kıkına eşofmanımı ve ayakkabımı giymek zorunda kaldım.

 

Sidi’nin kalbi oldukça ufak bir bölge. Her taraf beyaz renkli, mavi pencereli evlerle dolu ve bu yapılar öylesine fotojenik bir manzara meydana getiriyor ki insanın durmaksızın fotoğraf çekesi geliyor. Pek tabi cinsiyetimin hakkını vererek bu fotoğraf işinin suyunu çıkarmaktan uzak durdum. Birkaç foto, birkaç da video o kadar. Öte yandan benim gibi cinsiyetinin hakkını veren bir başkası daha vardı. Öykü beni bütün dar sokaklara, bütün kapı önlerine itinayla sürükleyip bol bol resim çektirdi. Bu sayede evlerin nostaljik ahşap kapılarına ve sanatsal dokunuşlar taşıyan tokmaklarına yakından şahit oldum.

Yerel bombolini...

Bu esnada Tunus’un yerel tatlılarından biri dikkatimizi çekti. İnternette kırk üç farklı yazılışı bulunan bu tatlının ismi bombolini. Evet, bu isimde Avrupai bir tatlı bulunduğundan haberdarım. Tunus bombolinisinin şekerle kaplanmış pişi olduğundan da haberdarım. Ne yapayım? Yazmayayım mı?

 

Sidi’de çok meşhur bir lokanta var. İsmi Cafe des Delices. Acayip meşhur çünkü çevredeki en hoş manzarayı bu mekan sunuyor. Kapıdan girip Akdeniz’in güney kıyılarına doğru güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Suyunu çıkarmadığınız müddetçe çalışanlar buna ses çıkarmıyor. İlla oturup bir şeyler yiyip içmek mecburiyetinde değilsiniz. Kaldı ki benim de tavsiyem bu yönde. Gelin, edeplice fotoğraflarınızı çekin ve gidin. Sakın ola açlık ve susuzluğun sizi kandırmasına izin vermeyin. Aksi takdirde bizim gibi iki tabak tavuk yemeği, iki de portakal suyuna bir servet bırakmak zorunda kalırsınız.

 

Sidi turumuzu tamamlayıp Kartaca’ya, daha doğrusu Kartaca’nın kalıntılarına doğru on beş dakikalık bir yol gittik. Denize sıfır konumda bulunan antik kentin girişini bulmamız biraz sürdü fakat nihayetinde içeri girip dolanmaya başladık.

 

Gezintiye başlamadan evvel Kartaca hakkında kısa bir bilgilendirme geçeyim. Fenikeli soyundan gelen Kartacalılar Antik Dönem’de Roma’nın başını en çok ağrıtan halklardan biri olur. Aradaki gerilim savaşa kadar uzanır ve iki taraf arasında tam tamına 23 yıl süren I. Pön Savaşı başlar. Hamilcar Barca önderliğindeki Kartacalılar nihayetinde Roma’ya diş geçiremez. Fakat esas kıyamet bundan sonra kopar. Hamilcar’ın oğlu Hannibal M.Ö. 218’de II. Pön Savaşı’nın ateşini yakar. Savaş bu kez 17 yıl kadar sürer ve Romalılar Hannibal’ın üstün taktiksel becerisine bir türlü kafa tutamaz. En sonunda, Kartaca’yı daha önce de mağlup etmiş olan efsanevi general Scipio Africanus yetkiyi ele alır. 

 

Scipio komutasındaki Roma ordusu Kartaca’yı mağlup etmeyi başarır. Bu yenilgi ile birlikte Kartaca bir daha toparlanamaz. Yarım yüzyıl kadar sonra bir kez daha başkaldırsalar da kısa süreli III. Pön Savaşı boyunca kayda değer bir başarı yakalayamazlar. Hannibal ise M.Ö. 183 senesinde peşindeki Roma kuvvetlerine esir düşmemek için zehir içerek kendini öldürür. Öldüğünde 65 yaşındadır ve ilginçtir ki rakibi Scipio da aynı yıl içerisinde vefat eder.

 

Bu mesele aslında oldukça çetrefilli ve merak uyandırıcı. Hannibal’in savaş hileleri ve Alp Dağları üzerinden Roma’ya kadar uzanan seferi askeri tarihin en destansı hareketlerinden birini meydana getirdiği gibi Roma’nın tarihi boyunca düştüğü en zor durumlardan biri de Pön Savaşları dönemidir. 

Fav fotom...

Konumuza dönelim. Antik kent ne yazık ki Kartaca’nın şanlı mirasını pek taşıyamıyor. Eğer ki akademik çalışmalar kapsamında gelmediyseniz burada geçireceğiniz zaman azami yarım saattir. Antoninus Banyoları, nekropol, bazilika ve şapellerin tamamı esasında Roma eseri olduğundan aslında bir Kartaca deneyimi yaşamak da mümkün değil. Bunları bir kenara bırakıp sadece, koca Roma İmparatorluğu’na kök söktürmüş bir şehir devletinin yeryüzünde kapladığı alanda bulunuyor ve onlar ile aynı manzaraya bakıyor olmanın şevkine kapılmak yapılacak en doğru iş olacaktır.

 

Uykusuz geçen gece üstü uçak yolculuğu ve uzun yürüyüşler sonunda bitap düşmüştük. Günlük questlerimizi tamamlamış olmanın rahatlığıyla merkeze döndük ve doğruca otele geçtik. Vasat diyebileceğim odaya girdiğimde gözüm hiçbir şey görmüyordu. Hemen sıcak bir duş alıp kendimi yatağa attım. Gözlerimi açtığımda saat on buçuk civarıydı. Sersem gibiydim ve günün kalanını biraz müzik dinleyerek geçirip, tekrar uyumaya döndüm.

 

Sabah kahvaltısının ardından hızlıca yola koyulduk. Hedefimiz ülkenin iç kesimlerinde bulunan Kayravan şehriydi. İki buçuk saat kadar sonra şehre ulaştık. Arabayı otelin otoparkına bırakıp, girişte verdikleri shot limonataları yuvarladıktan sonra şehir turuna başladık.

Kayravan

Neden Kayravan? Bu şehir, kendisini özel kılan önemli bir sıfat taşıyor; İslamiyet’in dördüncü kutsal şehri! İddialı… Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra İslam dünyasının en kutsal şehri burası olarak geçiyor. Taşıdığı kutsiyet de Endülüs’e, hatta Fransa’nın güneyine kadar uzanan fütuhat hareketlerinden ileri gelmekte. Akdeniz’in güneyini boydan boya Müslüman kılan, İspanya topraklarında da sağlam bir iz bırakan tüm o askeri girişimlerin merkez üssü Kayravan olduğundan ötürü şehre böylesine önemli bir paye verilmiş.

 

Peki Kayravan bu ünvanın hakkını veriyor mu? Asla! Açıkçası Kayravan ile ilgili beklentilerim büyüktü. Şehrin bir nebze Buhara’ya benziyor olduğuna dair izlenimlere sahiptim. Kasaba büyüklüğünde bir bölge, oldukça düşük nüfus, eski çağların atmosferini yansıtan sokaklar ve görülecek az ama öz sayıda yapı hayalleri kurmaktaydım. Ne yazık ki gerçek hiç de umduğum gibi çıkmadı.

 

Kayravan normal, alelade bir şehir. Sadece merkezinde Medina adında, Avrupa’nın Old Town’ına tekabül eden tarihi bir bölge bulunuyor. Fakat burası epeyce pis, kaotik ve anlamsız. Görülmesi gereken yerlerin hiçbiri elle tutulur bir haz sunmuyor. Zaten turist de yok gibi bir şey. 

 

Hikayesini umursamadığım, bir hikayesi var mı yok mu ondan bile emin olmadığım bir deve aksiyonu yaşadık. Kapalı bir avluda bir kuyu bulunuyor ve turistler geldikçe bu kuyuya bağlı olan deve vasıtasıyla kuyunun değirmeni döndürülüyor. Daracık alanda deve insanlara neredeyse teğet geçiyor ve Tunuslular devenin kuyudan çıkardığı suyu sanki değerli bir şeymiş gibi içiyor. 

 

Kayravan’da görülmeye değer tek yer Ulu Cami. Geniş bir avluya da sahip olan caminin avlusuna girebilmek için yaşlıca görevliyle epey pazarlık yapmak zorunda kaldık. Zira namaz saatiydi ve bu yüzden cami Müslüman olmayanlara kapalıydı. Dayıyı “Türkiye, Türkiye” nidalarıyla ikna etmeye çalışıyorduk ki çat pat da olsa İngilizce bilen bir eleman motoruyla yardımımıza koştu. Ona Türkiye’den geldiğimizi, Müslüman olduğumuzu söyledim. Onun aracılığıyla avluya alındık. 

Dar Kayravan sokakları...

Alındık alınmasına ama bizim dayı yine rahat durmadı. Özellikle kapalı giyinmesini salık verdiğim Öykü’nün kombinini yeterince mutaassop bulmamış olacak ki gri renk bir ferace uzatıp giymesini istedi. Avluda biraz foto çektikten sonra camiye girdim. İkindi namazı için toplanan cemaate katılıp namazı kıldım. Ardından biraz caminin içini inceledim. Çıkışa yönelmişken tercümanlığımızı yapan arkadaş ile rast geldim. Birbirimizi selamladık.

 

Dışarı çıktığımda bizim dayının Öykü’ye bir kat daha çıktığını gördüm. Başını örttüğü şal kesmemiş olacak ki çok daha kalın ve geniş bir başka örtü ile başını bir tur daha kapatmasını istemişti. İyiden iyiye kuru soğana dönmüş olan zavallının üzerine daha fazla öte beri atılmasın diye camiden ayrıldık.

 

Otele dönüp bir iki saat soluklandık. Akşam yemeği için arabayla çıkıp Kayravan standardının epeyce üzerinde bir restorana gittik. Ne yazık ki mekan çakılıydı. Düş kırıklığı içinde bir başka mekana gittik. Orayı da gözüm tutmadı. En sonunda otele dönüp otelin restoranında yemeye karar verdik. Fix menüden bir adet Tunus salatası, bir adet de volovan söyledik. Volovan vasattı fakat salata güzeldi. Sonrasında Öykü’nün tavuğu, benim de balığım geldi. Soslu balık kötü değildi ama iyi de değildi. Tavuk ise sıradandı.

 

Burada ve belki de Tunus’ta yiyip de en çok beğendiğimiz şeyden de söz edeyim kısaca. Bu basit tatlının adı makroudh. İrmik unundan yapılan bir hamur ve içindeki hurma dolgusundan oluşuyor. Lokum iriliğinde lokmalar halinde satılıyor. Kimi zaman çevresi susam ya da benzer ürünlerle de kaplanabiliyor. Hafif, pratik ve lezzetli bir tatlı. Hediye olarak getirmek için de birebir.

Makhroud yığını...

Ertesi gün Kayravan’ı hayal kırıklıkları eşliğinde terk ettik. Bizi öncekinin iki katı bir yolculuk bekliyordu. Gel gelelim yarı yolda Google sapıttı ve yolu kaybettik. Haritanın sağ gösterdiği bir dönüşte dümdüz giden yoldan başka şey yoktu. Ben yine de sağa meyledip toprak yola girdim. Otobana paralel, bozuk bir yoldaydık ve niyetim bir yolunu bulup otobana çıkmaktı. İki defa uygun bir aralık bulup yola girmeyi denesem de gariban Swift’in kudreti çakıllı, topraklı rampayı sökmeye yetmedi. En sonunda yol da bitince geri dönüp haritanın sapıttığı yerden düz devam ettim. Döndük, dolaştık ve yola bir saat daha eklenen alternatif bir çıkışı takip ettik. 

 

Maceramız bununla da kalmadı. Otoban yerine köy yollarından, tek şeritli yollardan gidince yol daha da uzadı. Diğer taraftan bir de kum fırtınasının içinde kaldık. Zira Sahra Çölü’nün eteklerindeydik artık ve yoğun rüzgar sağ olsun yer yer görüş beş on metreye kadar düşüyordu. Uçuşan mikroskobik kum zerrecikleri aracın içine dolmaya başlamıştı. Asfaltın üzerinde kum tepecikleri belirmişti ki bunlara kasis muamelesi yaparak buna uygun süratte girmek gerekiyordu. Bir buçuk saat kadar bu zorlu koşullarda devam ettik. Ne yalan söyleyeyim bir ara geri dönmeyi bile düşündüm. Fırtınanın iyice şiddetlenmesinden endişe ediyordum. Fakat yol düzelmeye, irili ufaklı kasabalardan da geçmeye başlayınca bu düşüncemden vazgeçtim.

Douz

Douz çölün sınırında, küçük bir şehir. Labirenti andıran sokaklarından ve sokak görünümlü ara yollarından geçip Airbnb’den ayarladığım eve vardık. Hayatımda gördüğüm belki de en büyük evdi. On kişilik bir ekip bile konaklayabilirdi.

 

Saat geç olmuş, fırtına da dinmemişken kısa bir şehir turu ile günü bitirmeye karar verdik. Tabi Douz’da tur atılacak pek bir yer de yok. Merkezde bir açık hava pazarı var. Saatten midir, günden midir bilinmez piyasada kimsecikler yoktu. Yalnızca pazarcılardan biriyle muhabbet eden -pazarlama faaliyetlerine maruz kalan- beş kişilik orta yaşlı Avrupai bir kafile ve biz…

Gerilim artıyor...

Biraz dolanıp markete gittik. Akşam yemeği için öteberi alıp çıktık. Tam marketin karşısında kalan mezarlık alana göz ucuyla bir baktım. Kum zemin üzerine, mermer yerine demir parmaklıklar kullanılarak yapılmış mezarlar ilgi çekiciydi.

 

Eve döndük. Akşam yemeği için marketten aldığımız ahtapot, yengeç ve ton balığı ile basit bir spagetti yaptım. Sabah olduğunda ise birer sandviç hazırladım ve kahvaltıyı da öyle geçiştirdik.

 

Neyse ki hava düzelmiş, güneş açmıştı. Çölün içlerine doğru ilerledik. Turizm sezonu olmadığından aslında turistik olsa da inlerle cinlerin top attığı alanlardan geçtik. Birkaç deneme yanılmadan sonra çölün içine sokulmayı başardık. Dünyanın belki de en ünlü çölü olan Sahra’nın kıyılarındaydık. 

Tunus tarzı mezarlık...

Etrafta kimsecikler yoktu. Sadece bize ait devasa bir alanda bolca foto çektik. Kendimizi öyle kaptırmıştık ki Öykü’nün çanta ve paltosunu neredeyse kumlar arasında unutuyorduk. Neyse ki çok gecikmeden aklımıza geldi de yarı yarıya kuma gömülmüş haldeyken bulmayı başardık.

 

Ve Douz’a elveda deme zamanı… Bu şehir için epeyce yol tepmiştik, daha da tepecektik fakat hem çöl atmosferi hem de buraya varmak için atlattığımız hengameler nazarımda Douz’u verimli bir macera kılmaya yetti.

 

Asfalt üzerinde yılan gibi kıvrılan kum dilimlerinin eşliğinde uzun ama keyifli bir yolculuğa başladık. Bir saat kadar sonra Kahire-Dakar arasını bağlayan Trans-African Highway’e bağlandık. İki saat kadar rahatça ilerledik ve El Cem şehrine vardık.

El Cem

 

Tunus ile ilgili bilgi sahibi olanlar “Hani Tatavin?” diye haykırmış olabilir. Zira sanıyorum Tatavin Tunus’un en turistik yeri ve Douz’un da nispeten yakınında. Douz’a kadar gelip de oraya gitmeyen turist sayısı bir elin parmağını geçmiyordur diye tahmin ediyorum.

 

Tatavin’i bu denli meşhur kılan şey Star Wars filmlerinin bir bölümünün burada çekilmesi ve filmin loreundaki en önemli şehirlerden birinin ismini buradan alması; Tatouine yani Tatavin. Peki biz neden buraya burun kıvırdık? En önemli sebep benim Star Wars’tan hiç mi hiç hazzetmemem, Öykü’nün de mutlak kayıtsızlığı. Üstelik El Cem ile kıyaslayınca da El Cem’in çok daha ağır basması. Bunu anlatıyorum ki “Enayi o kadar gitmiş Tatavin’e uğramamış,” demeyesiniz.

 

El Cem derken de aslında buradaki amfitiyatroyu kastediyorum. Zira şehirde bir numara yok. Gerçi merkezden uzak diğer Tunus şehirlerinin aksine burası epey derli toplu. Romalı becerisi olsa gerek…

 

El Cem Amfitiyatrosu Roma’daki Kolezyum’un ikizi gibi. Ona göre daha oval fakat çok benzerler. Epey heybetli oluşu da şehrin geçmişteki büyüklüğü hakkında ipuçları barındırıyor. Unutmadan, buraya mutlaka gün batımında gelinmesi gerektiğini de ekleyeyim. Bu saatlerde güneşin o ölgün ışıkları tiyatro çevresinde eşsiz bir ambiyans yaratıyor. 

El Cem’deki işimizi bitirip başkente doğru yolculuğumuza başlamışken kısa bir es verecek ve Tunus ile ilgili en negatif şeyden söz edeceğim. Dünya’nın çoğu ülkesinde trafik bir keşmekeşten ibarettir. Bunu biliyorum. Trafiğin berbat olduğu çok yer gördüm. Ama genelde trafiğin berbat olmasının iki ana nedeni vardır. Ya şoförler kurallara uymuyordur ya da şoförler alıktır. Bakınız İran… Kaldırımdan gidecek kadar kural tanımazlar fakat cin gibiler. Gözleri açık. Bu sayede kazasız belasız geçinip gidiyorlar. Veya Peru… Orada kurallara uyuluyor fakat şoförlerin aklı bir karış havada. Bu yüzden ortalık çoğu zaman karışıveriyor.

 

Gelelim Tunus’a. Bu adamlar hem kurallara uymuyorlar hem de algıları kapatmışlar. Hem de kurallara nasıl bir uymamak? Ürdün, Filipinler gibi amansız trafiklerde bile kırmızı ışıkta herkes durur. Kırmızı ışık kırmızı çizgidir. Geçmezsin. Tunus’ta bu bile yok. Adamlar kırmızı ışığı bile takmıyor. Toplu bir protesto halindelermiş gibi sinyal kullanmamalarını, park edilmez alanları hunharca işgal etmelerini falan geçiyorum. Kabus gibi! Dahası akılları çoğu zaman yolda bile değil. Ve sadece araba sürerken böyle değiller. Yayalar da aynı şekilde. Pat diye yola atlayıp yolun ortasından salına salına yürümeler mi dersin, sağa sola bakma gereği duymadan karşıya geçmeler mi dersin… Bitmedi! Yolları da ayrı bir cins. İki aracın sığamadığı bir buçuk porsiyon gidiş geliş yollar, ansızın kayıveren şeritler, istasyonların olmadığı kilometrelerce mesafeler, karmaşık tabelalar… Tunus’ta trafik tüm bileşenleriyle bir meydan okuma!

Tunus

Trafik hakkında yeterince mızmızlandım. Konumuza dönelim. Tekrardan başkentteyiz. Öykü’nün bulduğu, benim de okeylediğim Bolero isimli bir lokantada yer ayırtmıştık. Mekanı kolayca bulsak da arabayı koyacak yer bulmak epey çetrefilli oldu.

 

Mekan pis ve salaş bir ara sokağın üzerinde. Aslında bir meyhane. Bunu ancak içine girdikten sonra idrak edebildik. Ortaya birkaç tabak söyleyip 0,35’lik bir Tunus kırmızısıyla karnımızı doyurduk. Kötü müydü, hayır. İyi miydi, hayır. En çok aklımda kalan şey brik oldu. Adından da anlaşılacağı üzere bir börek türü olan brik çıtır bir hamura sahip ve bana kalırsa en leziz tarafı da bu hamur. Çeşitli varyasyonları bulunsa da en yaygını içinde yumurta, ton balığı, soğan ve harissa adındaki Tunus sosu bulunan şekli. 

Ertesi gün Tunus’ta son günümüze uyandık. Uçağımız 17:30 civarıydı, bu yüzden 15:00 gibi havaalanında olmamız gerekiyordu. 10:00 gibi otelden ayrılıp tura başladık. Her ne kadar erken hareket etmiş olsak da Tunus trafiği bizi epey oyaladı. Medina yakınlarında çok büyük bir şans eseri arabayı koyacak yeri şıp diye bulamasam bir yarım saat daha kaybetmemiz işten bile değildi. 

 

Bakanlık binalarıyla çevrili bir sokaktan yürüdük. Kasbah Sarayı, Belediye Binası, Farhat Hached Mozolesi gibi yapıların bulunduğu geniş meydanda fotoğraf çektik. Tam bir labirent olan Medina sokaklarında turlayıp Zitouna Camisi’ni gördük. O an için girişler kapalı olduğu için ne yazık ki içine giremedik.

 

Medina bölgesi bizim Kapalıçarşı’nın bir benzeri. Haliyle geniş bir çatı silsilesine de ev sahipliği yapmakta. Bazı kafeler terasları vasıtasıyla müşterilerine Medina manzarası sunmakta. Ancak bunu ücretsiz yapanlar da var. Halıcı, kuyumcu vb. bazı esnaflar rica ettiğinizde sizi çatıya çıkarıyorlar. Çoğunun karşılığında bir beklentisi de olmuyor. Biz de kapısında ilgili bir beyanı bulunan halıcı dükkanına sorduk. Esnaf ağabey bizi çatıya kadar çıkardı. On dakika kadar burada çevreyi seyrettik. Çok ahım şahım bir manzara değil ama görmeye değer.

 

Sonrasında, sağlı sollu dükkanlar tarafından kuşatılmış daracık çarşılarda meşakkatli bir yürüyüşe koyulduk. Beş dakikalık mesafeyi yirmi dakikada, ite kaka alıp Bab al-Bhar kapısına çıktık. Bu kapının arkasında, ortasında yürüyüş yolu da bulunan çift yönlü uzun bir cadde uzanıyordu. Caddenin sonu ise geniş bir göbeğin merkezinde yükselen Saat Kulesi ise nihayete eriyordu.

Gözümde bir Bond kovalamacası canlandı bile...

Önce caddenin başında bulunan ortodoks kilisesini ziyaret ettik. Az sayıdaki vitrayları ile bizi etkileyen kiliseyi ardımızda bıraktığımızda kuleye kadar tatlı bir yürüyüş yaptık. İşte o esnada Tunus’un bir Akdeniz ülkesi olduğunu tam manasıyla idrak ettim. Tatlı bir güneş, dinmeyen kalabalık ve kafeler… Ucundan Barcelona’yı andırmadı değil.

 

Zaman dolmuştu. Ne yazık ki Bardo için vaktimiz kalmamıştı. Başkentte gerek arabayla, gerek yürüyerek bir yerden bir yere gitmek sandığımızdan çok daha uzun sürüyordu. Tüm o daracık yolları bir kez daha aşıp arabaya döndük. Bıraktığım yerde sağ salim durduğunu görünce rahatladım. Bir kez daha o eciş bücüş trafiğe dalıp havaalanı yakınlarındaki bir mağazaya gittik. Burada kaliteli hurma bulacağımız düşüncesindeydik. Mağazanın ebatları bu inancıma şüphe düşürse de alışverişimizi yapıp havaalanına geçtik. Arabayı teslim edip uçağı beklemeye koyulduk.

 

Dönüş yolculuğumuz muhteşem geçti. Turbli sitesinden bakıp kalkıştan bir saat kadar sonra orta ölçekte bir türbülansa yakalanacağımızı görmüştüm. Fakat yol boyunca neredeyse kıpırtı olmadı. Kalkış ve iniş de kusursuzdu. Pilotları avuç içlerim morarana kadar alkışladım. 

 

Tunus hakkında hislerim karışık. Bugüne kadar gittiğim en ortalama ülke olabilir. Beğendim de diyemiyorum, beğenmedim de diyemiyorum. Çok ortalama. Bilemiyorum, belki zamanla bazı şeyler oturur ben de daha net bir yargıya varırım.

Cebu -_ Bohol🛳️🛳️_#travel#traveller#in

Not!!!

Bu blog bir rehber değildir. 

Bu blog, hayattaki tutkuları yemek yemek ve seyahat etmek olan birinin maceralarını içermektedir. 

Bu blog, gidemeyenlere tüm çıplaklığıyla seyahati yaşatmak içindir.

Bu blog her şeyden önce kendim için hatırattır!

Yol arkadaşlığı için...

  • Instagram - Siyah Çember
bottom of page