top of page

Ankara

Bu metin bolca nostalji barındırmaktadır! Daha doğrusu, bütünüyle nostaljik hisler üzerine kuruludur. Kaynağını ise 2012 ile 2016 yılları arasında Ankara’da geçen dört seneden almaktadır. 

 

Bir Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü öğrencisi olarak başkentte geçen günlerimde sıklıkla ne yediysem, en çok neleri beğendiysem burada anmak istedim. Doğruya doğru, ismini geçireceğim mekanların hala daha açık olup olmadıklarından bile emin değilim. En azından bir kısmının. Dedim ya burada asıl mesele nostalji diye. Okuyacaklarınız, 2010’lu yılların ortasında bir üniversite öğrencisinin gastronomi maceralarından fazlası sayılmaz.

Gri şehir...

İlk durak, bu listede yer alanlar arasında belki de en bilindik olanı. Şehir merkezindeki namlı caddelerden olan Sakarya Caddesi’nin İnkılap Sokak ile kesiştiği yerde bulunan Can Balık’ın esprisi uygun ve pratik deniz ürünleri sunmasıdır. İster ekmek arası, ister porsiyon şeklinde olsun sayısız balık ve deniz ürününü mümkün olan en uygun fiyata burada bulmak mümkündür. Ankara gibi denize kıyısı olmayan, buna mukabil deniz ürününe çok da ilgi duymayan bir şehirde Can Balık sanıyorum ki kendi alanında rakipsizdir. Benim zamanımda burası daha salaş görünümdeydi. Şimdi, internetteki görsellerine bakıyorum da dükkanı biraz daha derleyip toplamışlar. E parayı buldular tabi! Dükkanın önündeki devamlı kuyruğu, biri boşalıp biri dolan masaları anımsıyorum da nasıl bulmasınlar zaten? Sözün özü, Can Balık dibine kadar yerel bir mekan. Şehir dışından gelen birinin yemek yemek için tercih edeceği yerler arasında saymak pek kolay değil. Fakat Ankaralı bir ahbabınıza misafir olursanız, gün içerisinde karın doyurmak için sizi ilk götüreceği yerler arasında olduğunu görürsünüz. 

 

Aynı damardan gidelim o halde. Evvela, bilmeyenler için Ankara’ya has bir konsepti açıklamakla işe başlamalıyım. Ankara’da tabelasında “piknik” yazan sayısız mekan göze çarpar. Bu piknikçiler, menüsünde soğuk sandviç, sosisli, tost gibi aperatifler ile portakal suyu ve limonata gibi meşrubatlar bulunduran büfe tarzı işletmelerdir. Oyalanmadan karın doyurmak için ideal yerlerdir ve şehrin pek çok köşesinde bulunurlar. Benim bunlar arasında sözünü edeceğim ise biraz da akraba kontenjanından Volkan Piknik. Akraba dediysem de öyle kuzen, yeğen falan sanılmasın. Bizler gibi Makedon göçmeni olup epeyce uzaktan akrabalarımız sayılırlar. Dükkan, Kızılay Meydanı’ndan türeyen Gazi Mustafa Kemal Bulvarı üzerinde bulunur ve çoğunlukla da önünde muntazam biçimde dizilmiş dolgun meyveleri ile göze çarpar. Tam tarihini bilmiyorum ama eski bir mekan olduğunu sanıyorum. Ankara’da bilinen ve tercih edilen yerlerden biridir. Benim de eğer yakınlarındaysam atıştırmak için sıkça uğradığım mekanlar arasında olmuştur.

 

O halde biraz da uluslararasına açılalım. Kurtuluş Parkı’nın hemen karşısında Urumçi Uygur Restoran bulunur. Adından da anlaşılacağı üzere Uygur mutfağının yemeklerini yapan bu şirin mekana 4-5 defa uğramışımdır. Genelde makarna ve mantı başlığı altında toplayabileceğim yemekler tercih ettim ama bir keresinde yediğim işkembe kavurması aklımda en yer eden yemek oldu. Dilimlenmiş işkembe öyle iyi pişirilmişti ki yumuşacık olmuştu. Bir de bol baharat ve hafif acı eklenince bomba gibi bir yemek ortaya çıkmıştı. Bir başka akılda kalıcı şey de masaya oturur oturmaz önünüze gelen hafif içimli, ılık çaydı. Aynı uygulama Orta Asya ülkelerinde de mevcut. Zaten Uygur mutfağı dediğimiz şey aslında Orta Asya mutfağına pek benziyor. Merak edenler, ayrıntısına girdiğim Orta Asya yazısını okuyabilirler. 

Temsili görseller Kazakistan'dan...

Türkiye’de henüz hamburger işi bugün olduğu kadar revaçta değilken, her köşede marjinal hamburger dükkanları açılmamışken Ankara’da bu işi layıkıyla yapan bir yer vardı. Yüksel Caddesi üzerinde bulunan Big Baker, en azından o zamanlar başkentte alanının en iyi temsilcisiydi. Derya deniz menüsünde envai çeşit hamburger bulunduğu gibi bugün artık hamburgerlerde görmeye çoktan alıştığımız bazı özgün malzemeleri dahi o zamanlardan kullanmaya başlamışlardı. Değişik tür ve şekillerde ekmekler bile bulmak mümkündü. Tüm bunlara rağmen fiyatı hiç de can yakıcı seviyelerde değildi. Gayet hesaplı bir bedel karşılığında hem nefis hem de kocaman burgerler sunarlardı. Fiyat-performans anlamında bulunduğu bölgede rakipsizdi. Benim gibi bir gurman bile masadan tıka basa doymuş halde kalkardı. Umuyorum ki aynı kaliteyi ve aynı maddi düzeyi korumayı sürdürüyorlardır.

 

Bir zamanlar, internette çok güldüğüm bir geyik dönüyordu. Ankara’da yapılacak en iyi şeylerin ne olduğuna dair bir arama yaptığınızda bazı uyanıkların kinayeli önerileri ile karşılaşmanız mümkündü. Seçenekler arasında en aklımda kalanı şuydu, “Hızlı tren ile Eskişehir’e gitmek.” Veya Ankara’ya gitmenin en güzel tarafı nedir? “Geri dönmek.” Şehrin pek hakkı verilmeyen sanatsal zenginliklerini bir kenara bırakırsak bu tür iğneleyici yorumların haklılık payı barındırmadığını söylemek yalan olur. Böyle olunca bizim gibi gurbetçi gençler için de seçenekler bir hayli sınırlı hale gelir. Hele ki gün ortası vakitlerinde şehir koca bir mapushane avlusuna döner. Oradan oraya voltalar durursun. Bu yüzden de tatlı yenilecekse eğer, yemeğin yenildiği yerde yenmeyip hakiki bir tatlıcıya gidilirerek zaman kazanılır. Ben de eğer ki Kızılay dolaylarındaysam tatlıdan yana Müslüm Waffle’ı tercih ederdim. 

Büyülü Fener Sineması’nın paralelindeki Selanik Caddesi’nde bulunan Müslüm, bölgenin en hareketli mekanlarındandır. Şahsen büyük bir waffle hayranı olmasam da burayı severdim. Hala aynı mı bilmiyorum ama o zamanlar self servisti. Müşteri, reyonda bulunan seçenekler arasından anlık tercihini yapar ve tatlısı gözü önünde hazırlanırdı. Hem bu aksiyonu sevdiğimden hem de ellerini hiç mi hiç korkak alıştırmamalarından dolayı sempatimi kazanmıştı bu yer. Özellikle yakın olması bakımından sinema öncesi yahut sonrası çok tercih edilirdi. Bendenizin waffle tercihi ise beyaz çikolata, muz ve karamel sostan ibaretti.

 

Tekrar yerele dönelim. Ve biraz da merkezin dışına çıkalım. Kampüsümün orada bulunmasından ötürü Ankara’da en çok zaman geçirdiğim ilçe olan Gölbaşı’ndaki Hamlakit’ten söz edeceğim. Burası Karadeniz yemekleri yapan mütevazı bir işletme. Tipik Karadeniz yemekleri yapıyorlar ve çoğunu da çok iyi yapıyorlar. Ancak benim buradaki önerim muhlama. Şimdi muhlama tartışmalı bir konu. Daha adından bile bir araba mevzu çıkıyor. Yok muhlama, yok mıhlama, yok kuymak… Ne haltsa! İçerik olarak da çok farklılaşan bir yemek. Kimisi peyniri bol olanını sever, kimisi daha bohem bir tavırla az peynirli ve daha hamurumsu versiyonu tercih eder. Yağı az olsun diyen, bol olsun diyen vardır. Herkesin muhlamasına kimse karışamaz diyerek ben bol peynirli ve bol yağlı olan halini seviyorum. Bol derken de gerçekten bol! Eriyik tereyağı bir katman halinde yemeğin üzerini örtsün istiyorum. Peynir hem metrelerce uzasın hem de damağımı tadıyla doldursun istiyorum. Şahsen muhlamayı Anadolu irfanının İsviçre fondüsüne cevabı olarak görüyorum. Bu yüzden de diyorum ki muhlama peynir ve yağdır kardeşim!

İdeal muhlama...

Ve Sim. Uzmanlık alanım olduğundan dondurma konusunda faşizanım. Başka dondurmaları övmekten hoşlanmıyorum. Bu yüzden bu bahsi kısa keseceğim. Ankara’daki favori dondurmacım Sim. O kadar!

Eğer kepenklerini nihai olarak indirmemiş olsaydı size başka bir dondurmacı tavsiye edebilirdim. Büyükbabamın amcaoğlunun Tıp Fakültesi Caddesi üzerindeki Çınar Dondurma’sı önce kendisi sonra da oğlu tarafından iliklerine kadar artizanal biçimde işletildikten sonra sanıyorum devam ettirecek kimse kalmadığı için hayata gözlerini yumdu. Benim zamanımda dükkan hala açıktı ve arada ziyarete giderdim. Ne yazık ki şimdi yerinde yeller esiyor. İsim bizle aynı olduğundan, Datça’da gelip soranlara Ankara’daki şubemiz olarak bahsediyordum. Onu kaybettik, o kötü oldu.

 

Gelelim Ankara’nın resmi gastronomi mirasına… Ankara ve yemek dendi mi akla Aspava gelir. Duymuşsunuzdur. Aspava da tıpkı yukarıda sözünü ettiğim “piknik” gibi Ankara’ya has bir konsepttir. Bu tür mekanlar kebap, lahmacun, pide ağırlıklı menülere sahip olsalar da asıl numaraları masaya oturur oturmaz önünüze yığdıkları envai çeşit meze, salata ve ara sıcakta yatar. Üstelik bunlar tek seferle de bırakılmayıp yemek boyunca tazelenir. Haliyle Aspava’da iki şey mümkün değildir; aç kalmak ve bunlar nasıl para kazanıyor diye düşünmemek. 

 

Aspava (Allah Sağlık, Para, Afiyet Versin Amin) söz konusu olduğunda herkesin fikri, herkesin kendi Aspava’sı vardır. Bu yüzden hiçbir Aspava doğru Aspava değildir. Bu mevzunun sosyal medyada çokça geyiği yapılmıştır ve ekserisi cringe olmaktan öteye gidemeyen zavallı denemelerdir. Fakat doğruya doğru, herkesin kendi Aspava’sı olduğu da gerçektir. Benimki ise şehrin epeyce dışında, Etimesgut’a bağlı Yapracık semtindedir. Mekanın Aspava dışında bir adı yoktur fakat çoğu Aspava’nın aksine epeyce nezih ve modern bir ambiyansa sahiptir. Klasik olarak, mekanın kapısında göründüğünüz gibi sayısız tabak masanıza fırlatılmak üzere yola çıkarılır. Fakat benzerlerinin aksine buradaki tüm o beleş nevaleler kaliteli ve lezizdir. Hizmet sıcak fakat gereksiz samimiyetten uzakta, daha profesyonel bir çizgidedir. Tuvaletler temiz ve bakımlıdır. Yani işin özü, iyiden iyiye kaliteden vazgeçmiş ve kitlesi tabiri caizse ölücü tayfa ile heyecanlı turistlerden ibaret kalmış Aspava kültürünün dört başı mağrur temsilcilerinden biridir. 

Şu en babasını bile Sıhhiye'nin b.klu dönerine değişmem...

Sona gelmişken gastronomi kuyusunun kör diplerine inelim ve sadomazo eğilimlerin kıyısında gezen bir deneyime değinelim. Hala var mıdır bilmiyorum ama o zamanlar Sıhhiye Köprüsü’nün altında dönerciler olurdu. Bunlar yerli halkın “martı eti, kedi eti” yakıştırmaları üzerinden alaya aldığı hazin mekanlardı. Gel gelelim her kör satıcının bir kör alıcısı vardır. Bir ara buralara o kadar takılır olmuştum ki neredeyse her gün akşam yemeği için damlıyordum. Mevcuttaki dört beş dükkan arasından kendi favorimi bile belirlemiştim. Sandviç ekmeğinin arasına konulmuş soğan ve yeşillik takviyeli tavuk döneri, üzerine biraz pul biber ekip masada hazır bulunan cin biberler eşliğinde hazdan hazza yuvarlanarak mideye indiriyordum. Yanında da olmazsa olmaz ufak ayran tabi ki. Üstelik tüm bu doyurucu öğün sadece 5 liraydı! 5! Bazı günler kendimi şımartıp ikinci sandviçi de mideye indirmekten kendimi alamazdım. Guilty pleasure işte!  

 

Bir de bozacım vardı. Şu anda adını hiç hatırlamadığım gibi lokasyonunu bile tam çıkaramadığım bir pastaneydi. Oraya sık sık boza içmeye giderdim. Hafif kıvamlı fakat yoğun bir bozaları vardı. Ona da değinmeden geçmeyeyim.

Cebu -_ Bohol🛳️🛳️_#travel#traveller#in

Not!!!

Bu blog bir rehber değildir. 

Bu blog, hayattaki tutkuları yemek yemek ve seyahat etmek olan birinin maceralarını içermektedir. 

Bu blog, gidemeyenlere tüm çıplaklığıyla seyahati yaşatmak içindir.

Bu blog her şeyden önce kendim için hatırattır!

Yol arkadaşlığı için...

  • Instagram - Siyah Çember
bottom of page