
30) Moğolistan

05.11.2025 - 11.11.2025
Moğolistan macerasının nasıl hayat bulduğunu anlatarak başlayayım. Temmuz ayının başları gibi elim ufak ufak para görmeye de başlamışken alıcılarımı iyiden iyiye açıp olası indirimleri, kampanyaları dört gözle bekler olmuştum. Çok geçmeden bir tane denk getirdim de. THY’nin Asya kampanyası ilgimi çekmişti. Hemen üzerinde çalışmaya başladım ve üç olası aday belirledim. Birincisi “Tayland çevresi” diye isimlendirebileceğim rotaydı ki bu rota Kamboçya, Laos ve Vietnam’ı kapsıyordu. İkinci rotanın konsepti vizesiz Çin üzerineydi. Bu rotada Hong Kong, Tayvan ve Makao bulunuyordu. Son aday ise bir başına Moğolistan’dı.
Neticede tercihimi Moğolistan’dan yana kullanıp uygun fiyata biletimi aldım. Yaz sonuna doğru, Moğolistan programım gün yüzüne çıktığında babam da peşime takılmak istedi ve benimkinin iki katı fiyata biletini alıverdi. İşte Moğolistan seyahati bu şekilde hayat buldu.
Ulan Batur
Ulan Batur mu, Ulanbatur mu? Yoksa Ulanbator mu? Bu şehrin ismi gerçekten bir muamma. İnternette onlarca farklı kombinasyon ile karşılaşmak mümkün. Bir müddet düşünüp taşındıktan sonra gözüme en hoş gelen versiyonu yani Ulan Batur’u seçtim. Şehre bu şekilde hitap edeceğim.
Güney Amerika sonrası, uçak travmamı tam anlamıyla atlatamamışken kabus gibi bir havada kalkış yapıp on numara yemekler eşliğinde nispeten sakin bir yolculuk sonucu Moğolistan’ın başkentine iniş yaptık. Yol üzerinde, gece karanlığında Bakü, Tiflis, Almatı gibi ayak izlerimi barındıran şehirlerin üzerinden geçmek ne yalan söyleyeyim beni hem keyiflendirmiş hem de gururlandırmıştı.
Şehre günün ilk ışıklarıyla beraber varmıştık. Pasaport kontrolünden sıkıntısız şekilde geçsek de neredeyse yirmi dakika kadar çantamı bekledik. Emektar çantam sonunda elime geçtiğinde bir de ne göreyim? Çantamın içi sırılsıklamdı. Tüm giysilerim suya daldırılıp da çıkarılmış gibiydi. Öyle ki pijama niyetine getirdiğim tişörtümü iki ucundan tutup sıktığımda zemine dökülen damlaları şaşkınlık içerisinde takip ettim. Neyse ki sıvı temasından uzak kalması gereken tüm eşyalar kabine aldığım küçük çantamdaydı da faciayı kıl payı atlatmış olduk. Kanaatimce, çantaların uçağa yüklenmesi esnasında bardaktan boşanırcasına yağan yağmur olaydaki asıl şüpheliydi. Belki biraz da pervasız yer hizmetleri…
Havaalanında, çantamı beklerken bizler gibi yabancı turistler için hazırlanmış bilgilendirici ve uyarıcı mahiyette videolar görmek Moğolları takdir etmemi sağladı. Dahası, burada taksiciler de epey hizaya çekilmiş. Pek çok ülkedeki köpekbalığı mizacına sahip meslektaşlarının aksine buradakiler yolculara mahcup diyebileceğim bir edayla yaklaşıyor ve neredeyse hiç ısrarcı da davranmıyor. İkinci takdir!
Elbette biz taksiyi pas geçip tercihimizi ekspres otobüsten yana kullandık. Otobüsün kahyası nereli olduğumuzu öğrenince aklına gelen Türkiye temalı ilk şeyi söyleyiverdi; Hakan Şükür! Belli ki son yıllarda pek gözünü çevirmemiş bu taraflara.
Boş otobüsün içine güzelce kurulmuş hareket saatini beklerken dışarıda gördüğüm bir şey dikkatimi çekti. Çok da büyük olmayan, iki kişilik bir telefon kabini büyüklüğünde bir odacık sigara içme alanı olarak işaretlenmişti. Elbette bu tarz alanları görmeye alışığız fakat bu seferki açık alanda bulunuyordu. Daha da garip olanı kimseciklerin göze çarpmadığı o geniş alanda iki erişkin Moğol da kabinin içine girip sigarasını orada içti. Eğer amaç soğuktan korunmak değil ise Moğollara bir takdir daha gönderiyorum.

Buralarda her yer Cengiz...
Hareketten itibaren bir saat kadar sonra şehrin kalbi diyebileceğim Sühbatur Meydanı’na varmıştık. Hava serin olsa da korkutucu bir soğuktan söz edilemezdi.
Sühbatur Meydanı şehrin göbeği, kalbi. Burada geniş bir avlu ve boyuna değil de enine uzayan, dört bir tarafında ne olduğuna dair en ufak ibare bulunmayan bir çeşit resmi bina bulunmakta. Binanın meydana bakan yüzünde ise üç adet heykel göze çarpıyor. İki tanesi binanın iki köşesine yakınken merkezde diğer ikisine göre çok daha heybetli ve göz alıcı olan Cengiz Han heykeli...
Meydanda fazla oyalanmadan otele doğru yola koyulduk. Yol boyunca önce Moğol Ulusal Müzesi, ardından da Cengiz Han Ulusal Müzesi’nin önünden geçtik. Bu müzelerden en az birini daha sonra ziyaret etmek adına işaretledim fakat ne yazık ki bunun için fırsatımız olmadı.
Yirmi dakika kadar yürüdükten sonra otele vardık. Acemi bir oğlan bizi odamıza uğurladı. Tam odamıza yerleşmekteydik ki kapımıza dayanıp bir hata yaptığını, başka bir odaya geçmemiz gerektiğini söyledi. Tekrar toparlanıp başka bir odaya geçtik. Derhal çantamı boşaltıp ıslak giysilerimi odanın muhtelif yerlerine yayarak kurumaya bıraktım. Çantayı da kalorifer peteğinin altına yatırdım.
Yol yorgunluğunu attığımız bir iki saatlik güzel bir şekerlemenin ardından giyinip dışarı çıktık Sühbatur Meydanı üzerinden ters istikamette yürümeye koyulduk. Hava biraz daha soğumuş gibiydi. Kapalı bulduğumuz Choijin Lama Tapınağı’ndan tornistan edip Marco Polo heykelinin önünden geçerek kısa bir kahve molası verdik. Marco Polo heykelinin Moğolistan’da işi ne diye soracaklar için Venedikli gezginin Kubilay Han’ın sarayında hatırı sayılır zaman geçirdiğini hatırlatmakta fayda var.
Akşam yemeği için Modern Nomads isimli geleneksel bir lokantayı tercih ettik. Khushuur yani çiğ börek, buuz yani mantı ve Mongol steak siparişi verdik. Çiğ börek ve mantı zaten alışık olduğumuz tatlar. Steak ise külbastıyı andıran ortalama bir tabaktı. Sofraya gelen en tuhaf şey yemekten sonra söylediğimiz Moğol çayıydı. Beyaz renkte ve ılık olarak servis edilen çay yeşil çayın süt ile demlenmesiyle yapılıyor ve içine bir miktar da tuz ekleniyor. Bana göre değil ama özgün bir tat.

Menümüz zengin...
Ertesi sabah gözümü açtığımda neredeyse tipiye kaçan yoğun bir kar yağışı karşıladı beni. Haliyle biraz gerildim. Neticede bizi uzun bir yolculuk beklemekteydi.
Tabaklarla getirilen tuhaf kahvaltımızı yaparken salonda bizim dışımızdaki tek müşteri olan Çinli adam masamızı ziyarete geldi. Nerelisiniz falan diye sorup bizle fotoğraf çekildi.
Yerel Uber versiyonu Ubcab üzerinden çağırdığım taksiye atlayıp otogara gitmeye başladık. Bir taraftan trafik, bir taraftan yoğun kar yağışı derken saati kaçırma endişesi sardı bizi. Zira saat 11:00’deki otobüsü kaçıracak olursak ertesi günü beklemek zorunda kalacaktık. Neyse ki zamanında otogara vardık. Vardık ama benim endişem henüz dinmemişti. İçeri girip Harhorin’e gideceğimizi söylediğimizde tam da korktuğum cevabı aldım. Harhorin otobüsleri diğer otogardan kalkmaktaydı. Bu iş gerçekten epey manasızdı. İnternetten yaptığım araştırmalarda böyle bir izlenim edinmiş ancak kesin olarak meseleyi kavrayamamıştım. Bilet de alamamıştım zira kredi kartıyla alışveriş yapılmıyordu. Havale falan yapmam gerekecekti. Otobüslerin boş gittiğini fark edince bileti otogarda almaya karar vermiştim. Yine de otogar karmaşası aklımı kurcalamaktaydı.
Vakit kaybetmeden yola koyulduk. Bir taraftan aralıksız yağan kar, bir taraftan buz tutmuş kaldırımlar, bir taraftan zamana karşı yarış derken kendimizi doğru otogara atmayı zor da olsa başardık. Hemen biletimizi alıp kendimizi yetmişli yılların Türkiye’sinden kalma Harhorin otobüsüne atıverdik.
Otobüste bizi hoş bir sürpriz beklemekteydi. Yolculardan biri bizdendi. Otobüs kalkana kadar geçen birkaç dakikalık süreçte ayaküstü lafladık. Beklendiği üzere onun da asıl amacı Orhun Kitabeleri’ni ziyaret etmekti. Böyle olunca birbirimize yoldaş olmak üzere sözleştik.

Bu foto nedense çok hoşuma gitti...
Harhorin
Altı saatlik yolculuk göz açıp kapayıncaya kadar bitti gitti desem yeridir. Şehir merkezinden çıktıktan sonra kesilen kar yağışının yerini parıl parıl bir güneş alınca bembeyaz tepeleri, ovaları seyretmek eşsiz bir deneyim haline geldi. Gözümü bir an olsun uçsuz bucaksız düzlüklerden alamadım. Namını çokça duyduğumuz “bozkır” coğrafyasını kendi gözlerimle görmekten çok büyük keyif alıyordum.
Nihayetinde Harhorin’e, yahut aşina olduğumuz ismiyle Karakurum’a vardık. Burası Cengiz Han sonrası, en şaşaalı dönemleri sırasında Moğol İmparatorluğu’nun başkenti olması bakımından değerli bir şehir. Fakat yine de burası bir bozkır şehri. Haliyle kudretli çağlarından kalma pek de bir şey yok burada. Zira şehir bozkır çölünün kalbindeki küçük ve kısa boylu bir kasaba görünümünde. Yine de bunu bir tarafa bırakıp şehrin tarihi önemine odaklanmak ve şehri o çağlardaki atmosferiyle hayal etmek yapılacak en doğru iş olacaktır.

Acınası akşam yemeği menümüz...
Harhorin’deki sayılı konaklama seçeneği arasından nispeten eli yüzü düzgün görünen bir otelde yer ayırmıştım. Gel gelelim yeni yol arkadaşımız Lokman abi esasında benim de gözüme kestirdiğim ve muhtemelen tek olsam tercih edeceğim hostelde kalacakmış. Haliyle bize göre çok daha uyguna konaklayacaktı. Ertesi gün Lokman abi kalkıp bir de hosteli öve öve bitiremeyince bizim pederin şirazesi kayıverdi. Hostelin hem ucuz hem de yakın olmasına kıyasla bizim otelin nispeten uzak ve bir parça dandik olması pederin çenesine vurdu. Öyle ki başkente döndüğümüzde bile bunun mevzusu devam ediyordu. Otelde kalmamızın sebebi kendisinin hostellerde kalmak istemiyor olmasıydı fakat muhabbeti gelip görseniz sanki otelde kalmak isteyen bendim. Lokman abi hostelini yere göğe sığdıramazken bizimki oteli gömdükçe gömdü, gömdükçe gömdü. Yanlış anlaşılmasın, ben ki üç kıtada sayısız hostel görmüş adamım, bir anda konforundan ödün veremeyen şımarık turist durumuna düşmüştüm.
Bu nahoş mevzuya belki daha sonra tekrar değinirim ama şimdilik bu kadarını yeterli görüyorum. Dönelim maceramıza… Otele yerleştikten sonra akşam yemeği için dışarı çıktık. Fakat havanın kararmasıyla birlikte hava o denli soğumuştu ki yirmi, yirmi beş dakika kadar yürüyüp de merkezi bir lokanta bulmayı gözümüz yemedi. Hemen karşımızdaki süpermarkete dalıp konserve, peynir vb. öteberi alıp odaya dönerek el yordamıyla soframızı kurduk. Tatsız oldu.
Sabah, otelin vasat kahvaltısının akabinde doğruca otogara geçtik. İşin aslı şu ki Orhun Kitabeleri’ne giden bir otobüs yahut servis mevcut değil. En azından o mevsimde. Orhun’u görmenin tek yolu bir taksiciyle anlaşmaktan geçiyor. Otogardaki bilet görevlisi kadınla Lokman abinin atılganlığı sayesinde zar zor iletişim kurup kendisine derdimizi anlattık. Nispeten uygun bir fiyata anlaşıp kadının çağırdığı taksiciyi beklemeye koyulduk.
Yarım saat içinde şoförümüz geldi. Yaşlılar arka koltukta laklak yaparlarken ben ön koltuğa kuruldum ki iyi ki de öyle olmuş. Şoförümüz tamamen buz tutmuş yollarda ustalıkla ilerlerken ben de manzaranın tadını çıkarıyordum. Şansımıza berrak bir gökyüzü ve ışıl ışıl bir güneş vardı. Yol boyunca atlar, koyunlar, keçiler ve çift hörgüçlü develeri hayranlık içerisinde izlerken bozkırın kalbinde olma hissi tarafından esir alınmıştım.

Nihai hedefimize varmadan evvel yol arkadaşımızdan kısaca söz edeyim. Lokman abi 64 doğumlu bir Samsunlu. Gençlik yıllarında A.B.D.’ye gitmeyi kafaya koymuş ama yolu bir şekilde Fransa’ya düşmüş, orada da kalmış. Fransız bir hanımla evlenmiş, iki kızı olmuş. Gel gelelim kendisi nevi şahsına münhasır biri ve modern ifadeyle bağlanma sorunlarına sahip. Daha nikah masasında “Ben bir gün seni bırakıp giderim.” gibi bir ifade kullanmış hanımına ki dediğini de yapmış. Karısından boşanmış, kızlarıyla ilişkisi de öyle çok sağlam değil gibi. Lyon şehrinde bir kahvesi var ve yılın büyük bölümünü seyahat ederek geçiriyor. Asya, özellikle de Çin hayranı. Bize üç gün boyunca anlata anlata bitiremedi Çin’i.
Kırk beş dakika süren yolculuğun ardından Orhun Kitabeleri’ne vardık. Çoğunluk “en eski Türkçe belge” olarak biliyor olsa da aslında bu ünvan Çoyr Yazıtı’na aittir. Orhun’dan yaklaşık elli sene kadar eski olan bu yazıt, esasında bir insan heykelinin ön yüzüne kazınmış birkaç satırdan ibaret olup Moğol Ulusal Müzesi’nde sergilenmektedir. Yazılanlar çözülmüş olmasına karşın heykeldeki ciddi tahribatlar ve metnin alelade içeriği yüzünden çok ciddiye alınmayan bir eser durumunda.
Gelelim Orhun’a… Resmi olarak tarihimizin ilk yazılı kayıtları olmaları bakımından paha biçilemez eserler ve bu sebepten ötürü her Türk için bir nevi hac noktası hüviyetindeler. Aslında üç parça olan bu yazıtlar arasında ilk yazılmış olan iki parça halindeki Tonyukuk Yazıtı’dır ki bu yazıt Ulan Batur’da dikilmiş olup halen daha orada bulunmaktadır ancak ziyarete açık değildir. Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtları ise Harhorin şehrinde, yine bulunmuş oldukları Orhun Vadisi içerisindedir. Yakın bir tarihte, bu iki yazıt da başkente taşınarak üç yazıt bir arada sergilenecek. Bu yüzden ileride Moğolistan’a gelecek olanlar zorlu Harhorin seferinden kaçınma şansına sahip olacaklar. Bunu öğrendiğimde iyi ki Moğolistan’a gelmekte gecikmemişim diye geçirdim içimden. Zira o zahmetli Orhun Vadisi yolculuğunu yapmış olmaktan dolayı oldukça mutluyum.

Kaçak göçek foto ancak bu kadar oldu...
Harhorin’de bulunan yazıtların sergilendiği müze, şehir merkezinin elli kilometre kadar kuzeyinde. Müzeyi şehre bağlayan Bilge Kağan Karayolu TİKA tarafından yapılıp 2015 yılında hizmete açılmış.
Müzenin kendisi ise ıssızlığın ortasında tek katlı bir binadan ibaret. Ziyaretçi olmadığı için kapısı kapalı. Kapıda yazan numarayı aradık aramasına ama iletişim kuramadık. Zaten buna gerek de yoktu. Bizi kapıda gören genç bir oğlan elinde anahtarla gelip müzeyi açtı. Girişte biletlerimizi kesip fotoğraf ve video çekmenin ekstra ücrete tabi olduğunu söyledi. Bu nahoş uygulama farklı yerlerde de karşımıza çıkacaktı. Lokman abi ekstra ücreti ödeyip kendi hesabına çekim iznini aldı. Biz de salağa yatıp aldığımız biletin grup için geçerli olduğu düşüncesini benimsedik.
Tek bir galeriden ibaret müzeye girer girmez doğruca kitabelere yöneldim. Üzerindeki harfleri, çatlakları uzun uzun inceledim. Koca bir milletin kaydettiği ilk metinlerin ifade ettiği tarihsel değeri zihnimde tahayyül etmeye gayret ettim. Bir taraftan da o uçsuz bucaksız bozkırda bu taşların nasıl olup da keşfedilebildiğinin hayreti içerisindeydim.
Galeride irili ufaklı başka eserler de yok değildi. Maketler, kazı çalışmalarıyla ilgili bazı fotoğraflar, buluntular ve Kül Tigin Yazıtı’nın üzerine oturtulduğu kaplumbağa biçimindeki kaide sergilenenler arasındaydı. Kaplumbağa, eski Türklerde uzun ömrün ve devletin sonsuzluğunun simgesi olması bakımından makbul bir hayvandı ve zaten bu nedenden ötürü yazıtı sırtlama görevi kendisine emanet edilmişti.
Müzede yaklaşık yarım saat kadar zaman geçirdik. Tüm bu süre zarfı boyunca biletçi oğlan tam bir adanmışlıkla başımızda dikilmekten imtina etmedi. Aklınca kaçak çekimlerin önüne geçecekti. Sinir bozucu olsa da dağılıp farklı köşelerde zaman geçirmek suretiyle bol bol kaçak çekim yaptık. Sonlara doğru iyice boşlayıp çatur çutur son fotoğraflarımızı da çektik.

Işıltılı zamanlarında Harhorin...
Manastırın en merkezi ve cafcaflı binası ne yazık ki kapalıydı. Elimizdekiyle yetinip bu devasa kompleksten gayet memnun vaziyette ayrıldık. Hemen çıkışta bulduğumuz sıra sıra dizilmiş kapalı lokanta ve hediyelikçiler uygun mevsimde şehrin belli bir turizm potansiyeli taşıdığının ipuçlarını verdi bize.
Harhorin Müzesi şehirdeki son durağımız oldu. Pek çok değerli ve öğretici öğenin yanında şehrin imparatorluk başkenti olduğu dönemi gösteren kapsamlı maket en çok ilgimizi çeken unsur oldu. Şehrin Müslümanlara, Hristiyanlara ayrılan bölümlerinin yanı sıra, saray binası, manastır ve yerleşim yerini gösteren çadırlar zihinlerde net bir imge oluşmasını sağlıyordu. Günün kalanında hep o imgeye bel bağlayıp eski Harhorin’i gözümde canlandırmaya gayret ettim. Dondurucu soğuk ve dinmeyen rüzgar altında bu zor iklime pabuç bırakmayıp üzerine bir de imparatorluk kuran insanların gündelik hayatını hayal ettim durdum.
Akşam yemeği için gündüz geldiğimiz kafeye gittik tekrar. Uslu durup menüden siparişlerimizi verirken et yemek istemeyen yol arkadaşımız farklı tabaklardan belli öğeleri seçerek kendine has bir sipariş oluşturmaya çalıştı. Elbette dil bariyeri meseleyi iyice içinden çıkılmaz bir hale getirdi ve masaya bazı yanlış şeyler getirildi. Yemeklerimizle birlikte bolca küfür de yiyerek akşamı ettik ve ertesi sabah otogarda buluşmak üzere dağıldık.
Saat 10:00’da kalkan otobüsümüze bindiğimizde, geliş yolculuğunun aksine çakılı bir otobüs bulmak biraz üzdü. Neyse ki az sayıdaki boş koltuğa yayılıp rahat yolculuk etme fırsatını kaçırmadık.
Ulan Batur
Akşam saatlerinde tekrar başkentteydik. Babam, internetten ayarladığım oteli Google’ın haritalarında bulamadığından ötürü gereksiz bir paniğe kapıldı. Öyle ki yolun yarısını bunun gerilimiyle geçirdi. Otogardan bindiğimiz otobüsle yarım saat kadar yol alıp üzerine bir de on dakika kadar yürüyerek oteli elimle koymuşum gibi buldum.
Yazının başından itibaren bahsetmek için yer aradığım bir meseleyi şu aralığa sıkıştırıvereyim. Moğolistan yüzölçümü bakımından dünyanın on dokuzuncu ülkesi. Bununla beraber yaklaşık üç buçuk milyonluk bir nüfusa sahip. Bu da ülkeyi dünyanın en seyrek nüfuslu ülkesi yapıyor. Başkentin nüfusu da yaklaşık bir buçuk milyon. Bu bilgileri iyice sindirmenizi istiyorum çünkü Ulan Batur’un korkunç trafiğinin nasıl mümkün olabildiğine dair kafa karışıklığımı paylaşmanız arzusundayım. Ulan Batur’un trafiği tek kelimeyle korkunç. Şöyle örnek vereyim; arabayla şehir merkezinde yol alırken navigasyon iki kilometrelik bir mesafeye on beş dakika falan veriyor. Akıl alır gibi değil. İstanbul trafiğine şükretmemiz için Tanrı Ulan Batur trafiğini yaratmış gibi. Bununla ilgili biraz kafa yorup şu teoriyi geliştirdim; şehir boydan boya paralel caddelerden oluşuyor. Bu da durmaksızın uzun trafik ışıklarını mecbur kılıyor. İki yüz metrede bir, üç yüz metrede bir okkalı kırmızı ışığa yakalanmak haliyle bir yoğunluk meydana getiriyor. Her ne sebepten olursa olsun bu şehrin akıllara durgunluk veren bir trafiği var.

Otele yerleştikten sonra bir şeyler atıştırmak için dışarı çıktık. Uzun uzun yürüyecek dermanımız olmadığından yakınlardaki bir alışveriş merkezine dalıp hamburger yedik.
Sabah erkenden kalkıp lobiye indik. Çok önceden ayarladığım bir tura katılacaktık. Hatta Lokman abi için de bu tura baktım fakat dolu gösterdiği için ona başka bir tur ayarladık.
Rehberimiz 4*4 bir cip ile otelin önüne yanaştı. Kadının adını unuttum ama Yana gibi bir şey olmalıydı. Arka tarafa geçtiğimizde turun diğer iki katılımcısının da hazır beklediğini gördük. Laura ve Lisiani uzun bir Asya turunun son demlerinde olan iki Brezilyalıydı. Esasında üç kişi olmalarına karşın Laura’nın annesi acil bir sebepten ötürü geri dönmek zorunda kalmıştı. Turun kalanında Laura ve annesinin kankası olması bakımından teyzesi sayılacak Lisiani baş başa kalmışlardı.
Turun ilk durağı olan Cengiz Han heykeline kadar bir saat yol gittik. Bu esnada özellikle Lisiani ile muhabbet etme fırsatımız oldu. Kendisi epey çenebazdı. Laura ise onun tam aksine biraz nemrut bir kızdı. Pek diyaloğumuz olmadı. Sadece, hava atma niyetiyle kaç ülkeye gittiğini sordum ki sormaz olaydım.Yüz civarı ülkeye gittiğini söyledi. Ben de usulca köşeme çekildim.
Cengiz Han’ın devasa boyuttaki heykeli Moğolistan’ın en önemli turizm duraklarından biri. Heykelin bulunduğu yer, Cengiz’in beylik dönemlerinin başında yaşadığı bölge olması bakımından coğrafi açıdan da değer arz ediyor.
Heykel devasa olunca kaidesi de devasa oluyor. Kaideyi oluşturan dairesel yapı içerisinde bizi bir görevli devraldı. Bozuk İngilizcesiyle Cengiz hakkında yaklaşık on dakikalık bir bilgilendirme yaptı. Cengiz’in kayıp mezarından söz ettiğinde şu meşhur “Cengiz Han’ın mezarı bulunduğunda kıyamet kopacak.” kolpasını sormadan edemedim. Beni doğruladı. Ben de o meşhur tweeti kendi kendime tekrarladım, “Aramayın o zaman aq!”

Önce dar bir asansörle bir iki kat çıkıp sonrasında da merdivenlerle tırmanışımızı sürdürdük. Cengiz’in üzerinde tüm haşmetiyle oturduğu atın başının üst tarafı ziyaretçiler için mini bir balkon şeklinde tasarlanmış. Buradan çevre kapsamlıca görülebildiği gibi Han’ın öfkeli suratı ile selfie çekmek de gayet mümkün.
Tekrar aşağı inerken bina içerisindeki hediyelikçilerden öte beri aldık. Ardından rehberimiz bizi karşılayıp arka taraftan dışarı çıkardı. Meydanda çeşitli aktiviteler de yapılabiliyordu. Oklar ve develer pek ilgimizi çekmedi ama hepimiz kartalla fotoğraf çekilmeye balıklama atladık.
Bu kadar Cengiz demişken şu adam hakkında iki kelam etmeden geçmeyeyim. Fazla uzatmayacağım, merak etmeyin. Cengiz Han, yani gerçek adıyla Timuçin herkesin az çok tanıdığı bir figür. Genellikle de acımasız bir vahşi olarak bilinir. Bu kanıyı destekleyen sayısız icraatını elbette yadsıyacak değilim. Lakin niyetim kendisi hakkında pek de bilinmeyen detaylara değinmek olacak.
Cengiz ile alakalı belki de en hayranlık uyandırıcı unsur kendisinin ne bir bey ne bir prens olması. Aslında Moğol kabileleri arasında epey sıradan biri. Ve bu sıradanlıktan çıkıp da o koca imparatorluğu kurup eşsiz Pax Mongolica’yı tesis etmiş olması, ne yalan söyleyeyim benim aklımın bir türlü almadığı bir şey.
Bir diğer husus ise kendisinin özel hayatıyla ilgili. Çok sevdiği karısı Börte, henüz gençlik zamanlarında düşman bir kabile tarafından kaçırıldığında Timuçin bu işin peşini bırakmaz. Söz konusu kabileyi paket eder ve karısını kurtarır. Fakat Börte tecavüze uğramıştır ve hamiledir. Şimdi sorarım size, Cengiz Han gibi bir adamdan bu koşullar altında nasıl davranmasını beklersiniz? Kadını öldürmesini mi? Bir şekilde düşük yapmaya zorlamasını? Çocuğu doğar doğmaz öldürmesini mi? Cevap bunların hiçbiri. Timuçin doğan çocuğu kabul ettiği gibi kendi oğlu gibi büyütmekten geri durmuyor. Akla hayale sığmıyor değil mi? Dahası tüm otoritesine ve katı idaresine karşın askerlerinin önünde gözyaşı dökmekten de çekinmiyor. Askerlerinin ve dostlarının yanında gözyaşı dökmekten çekinmediğine dair pek çok kayıt bulunduğu gibi torununun ölüm haberini aldığı bir sefer esnasında tüm ordunun önünde kendini yerlere ata ata ağladığı da bilinmekte.
İsim konusunda da ufak bir ekleme yapmadan duramayacağım. Cengiz isminin “cenk eden” anlamına geldiği ve Timuçin’in savaşçı kişiliğine atıf yaptığı sanılsa da bu bütünüyle yanlış. Cengiz kelimesi “çok büyük su birikintisi” anlamı taşır. Kimileri bu sözcüğü okyanus olarak alır. En azından o dönemde Moğolların okyanusu tanımıyor oluşları hesaba katılacak olursa su birikintisinin ebatları hakkında kesin bir yargıya varmak kolay değil elbet.
Cengiz’den söz edip Kubilay’a değinmemek olmaz. Cengiz Han’ın torunu olan Kubilay Moğol İmparatorluğu’nun en önemli ikinci ismi. İmparatorluğun doğu fetihlerini üstlenen Kubilay Çin’i kontrol altına alarak Yuan Hanedanlığı’nı kurmuştur ki modern dönemdeki Japon istilasını kenarda tutarsak Çin tarih boyunca asla bu şekilde boyunduruk altına alınamamıştır. Ülkenin en önemli şehirlerinden biri olan Pekin de Kubilay tarafından kurulmuştur. Nihayetinde Mısır’ın İskender’e yaptığını Çin de Kubilay’a yapmış, kendi yüksek kültürünü istilacılara kabul ettirerek intikamını almıştır.
Kubilay’ın bir diğer önemli hamlesi Japonya’nın istilası olmuştur. Elbette ülke topyekün işgal edilememiştir fakat Kubilay’ın kuvvetleri Japonya’nın küçük bir bölümünü kısa süre elde tutmayı başarmıştır. Aciz kalan Japonlar Moğol güçlerini ülkelerinden atabilmeyi ancak ve ancak ilahi rüzgarların yardımıyla başarmıştır!

Türk erkeğini hakkınca teslim etmeye devam...
Sıradaki durak Terelj Parkı olacaktı. Devasa bir alanı kapsayan bu milli parkta onlarca tesis bulunmakta. Biz evvela Turtle Rock’ta durakladık. Adından da anlaşılacağı üzere kaplumbağa biçimindeki bu koca kütle şaşılacak biçimde gerçekten de kaplumbağayı andırıyor. Özellikle de kafa bölümü oldukça ilgi çekici. Sanki özellikle o şekilde kondurulmuş gibi…
Karın da etkisiyle iyiden iyiye bozulan yolda bata çıka ilerlerken en sonunda aracın nefesi kesildi ve kara saplanıp daha ileri gitmeye mecali kalmadı. Bu noktada aracı gerisin geri çıkarıp zaten neredeyse kapısının önüne vardığımız Aryapala Tapınağı’na geçtik. Biletlerimizi alıp zahmetli yürüyüşümüze başladık. Önce, her birinde ayrı bir öğreti yazılı olan levhaların eşlik ettiği nispeten rahat parkuru takip ettik. Ardından patika dikleşip iyiden iyiye kayganlaştı. Beşik misali sallanan ahşap köprüden geçip bir de tapınağın ardı arkası gelmeyen merdivenlerini tırmandık. Kurnaz rehberimizi bizi bu noktada kendi halimize bırakıp o son tırmanıştan kendini muaf etti. Sanıyorum beş dakika kadar merdiven çıktık. Aslında çok yıpratıcı bir mesafe değil fakat basamakların buz pisti misali kayganlaşması yüzünden her adımımız ayrı bir mücadele gibiydi. Hele bir de her nedense sıradan yürüyüş ayakkabısı giyip gelmiş Lisiani’nin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldık. Önce çıkışta sonra da inişte nöbetleşe kadının kolundaydık. Sayısız düşme tehlikesini bertaraf edip Lisiani’yi kazasız belasız tapınaktan çıkardık. Hayırsız yeğen Laura ise tüm bu harala gürele esnasında tek bir şeyle alakadar oldu; selfieleri… Daha heykeldeyken bu kızın fotoğraf işinden anladığını keşfetmiştik. Bizim asla akıl edemeyeceğimiz açılar ve pozlarda enfes fotolar çekiyordu. Gel gelelim olayın kendisiyle pek ilgisi yoktu. Heykele mi geldik; hemen en ciks fotoları çekiyor, bu esnada çehresine insanın içini ısıtacak kadar parlak bir gülümseme yerleştiriyor, sonuçtan memnun kaldığında mahkeme duvarından hallice ifadesine bir çırpıda geri dönüp heykele en ufak ilgi alaka göstermeden olay yerinden uzaklaşıyor. Bu haliyle tam bir influencer izlenimi uyandırıyordu. Turun sonuna doğru Instagram üzerinden ekleştiğimizde takipçi sayısının benden hallice olduğunu görünce epey şaşırdım. Neydi bu kızın olayı?
Aynı zamanda meditasyon merkezi olarak da geçen tapınağın öyle çok bir esprisi yok. Lakin manzarası dudak uçuklatır cinsten. Beyazlara bürünmüş tepeler, çıplak ağaçlar ve masmavi gökyüzü…
Dönüşte şehir içine girdiğimiz gibi araç ve şoför değiştirdik. Artık turumuz bitmişti. Yeni şoförümüze bizi indirmesi için bir alışveriş merkezini işaret ettim. Buradan, çok yakındaki bir restorana gitme niyetindeydik. Hürrem Sultan adındaki bu restoran bildiğimiz kebapçıydı. Bize bu mekanı çıtlatan ise Datça’dan ahbabımız, eski polis Necati abiydi. Motoruyla her sene uzun turlar yapan Necati abi Moğolistan’da olduğumuzu duyar duymaz hemen babama yazıp bu lokantaya gitmemizi salık vermişti. Biz de sözünü dinleyip geldik. Patron Sefa abiyi bulup önce selamını ilettik ardından kendisinin Moğolistan anılarını dinlerken güzel bir kebap yedik. Ne yalan söyleyeyim Türkiye dışındaki kebapçılardan yana hep hayal kırıklığına uğradığım için buradan yana da bir beklentim yoktu. Fakat Hürrem Sultan beni çok ama çok şaşırttı. İstanbul’da olsa ara ara uğramak isteyeceğim kadar kaliteli bir kebapçıydı.
Yemekten sonra, kalan kısıtlı zamanımızda Bogd Han Sarayı’nı gezmeye gittik. Fazla üzerinde durmayacağım. Hayal kırıklığıydı. Ardından birer kahve içtik. Otobüs durağında yarım saat kaybettikten sonra tabanları yağladık. Allah bu şehrin insanlarına sabır versin! Güzel bir mağazadan birkaç kaşmir ürün aldık. Görmek istediğim müzelere zaman yetiştiremedik. Otele döndük.
Dönüş zamanı gelip çattığında otelden çıkış yapıp yine Ubcab vasıtasıyla çağırdığım taksiye atlayıp Sühbatur Meydanı’na gittik. Buradan havaalanı servisine geçip henüz trafik kendini hissettirmeye başlamamışken şehirden ayrıldık. Uçak havalandığında o enfes bozkır manzaralarını bir de gökyüzünden seyretmenin keyfini çıkardım. THY’nin verdiği mükellef dana yanak ile karnımı güzelce doyurup uyuyamamamdan ötürü bunaltıcı geçen yolculuğa zar zor tahammül ettim.
Ve böylece dibine kadar gerçek bir bozkır deneyimini de görmüş, yaşamış oldum. Tüm o günler boyunca, özellikle de Harhorin’deyken bu insanların bu çetin mi çetin iklimden kopup da Moğol İmparatorluğu’nu kurabilmiş olmalarına hayret edip durdum. Gerçi, öyle bir imparatorluk belki de ancak doğanın bizzat şekillendirip, amansız kıldığı çetin adamlar tarafından inşa edilebilirdi…
Moğolistan güzeldi. Zordu da. Ama güzelliği zaten o zorluğunda yatıyordu bence. Göçebeliğin halen daha yaşatıldığı bu istisnai coğrafyayı özel kılan şeyler onu aynı zamanda amansız da kılıyor. O bakımdan herkese göre değil bu ülke. Hele yolculuğun meydan okumalarına aşina olmayanlara göre asla değil. Bu yüzden herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edemiyorum ne yazık ki.

İşte tam burada tacize uğradım...
Ertesi gün Panama Kanalı’nı görme umuduyla uzun bir yürüyüşe koyuldum. Şehrin ortasından geçen Panamerikan Yolu’nu da geçip el yordamıyla kanalı aradım. Lakin kanal öyle turistlerin ziyaret edebileceği bir konumda değil. Öyleyse de ben keşfedemedim. Şöyle uzaktan, çitlerin, ağaçların arasından gördüğüm bir imge ile yetindim.
Oldukça uzun bir turun son durağı olarak Panama’nın tarihi merkezinde dolandım. Buradaki sokaklar, binalar, meydanlar oldukça hoşuma gitti. Etraf hakiki Latin Amerika imgeleriyle doluydu. Tüm bu yürüyüşler beni sırılsıklam terletmişti. Panama City’nin Cartagena’dan aşağı kalır tarafı yoktu. Bu yüzden çantamı almak için hostele döndüğümde kaçak olarak duş almak mecburiyetinde kaldım.
Ve artık havaalanındaydım. Yolun sonuydu artık. Çantamı teslim edip beklemeye koyulmuştum ki beni bekleyen yolculuğun gerilimini yaşıyordum. Son bir ay içerisinde dünya genelinde yaşanan sayısız uçak kazasına THY’nin Seattle uçağında yaşanan radar arızası da eklenince ben bir “noluyoruz” moduna girmiştim. Her ne hikmetse tüm bu aksaklıklar ben dönünce son buldu. Gel gelelim o zaman sıkıntıdaydım. Bu yüzden dönüş uçuşum pek iç açıcı geçmedi. 14 saatinin 8’i okyanus üzerinde geçen bir gece uçuşunda yer yer sarsıntılar yaşadık. Gözüme uyku girmedi. Sonuç olarak Güney Amerika’dan nur topu gibi bir uçak fobisiyle döndüm.
Bu arada uçaktaki fırlama host ağabeyden de kısa bir söz edeyim. Türk olduğumu görünce epey sıcak şekilde karşıladı beni. Kıyak olsun diye de içecek olarak koca bir şişe verdi. Eksik olmasın.
Kazası belasız uzun bir maceranın sonuna geldik. Kıtanın en güneyinden en kuzeyine uzanan upuzun bir yolculuk oldu. Yoruldum, yaralandım. Tek yanaklı öpüşme merasimi yüzünden hevesli göründüm. Kolombiya’dan nefret ettim, Arjantin’i pek sevdim. Brezilya ve Bolivya beni şaşırtan yerler oldu. Ushuaia, Huacachina ve Salar de Uyuni favorilerimdi.. On numara insanlarla tanıştım. Allah’a şükür başarısız bir cepçilik denemesi haricinde tatsız bir olay yaşamadım. Hem ekonomik tersoluktan hem çiçeği burnunda hava yolu travmalarımdan dolayı bir müddet yurt dışı defterini kapatacağım gibi görünüyor. Hayırlısı!