top of page

Memlükler

16 kez devlet yıkıldı, 17 kez devlet kuruldu…

 

Çoğumuz bu lafı işitmiş, rast gelmişizdir. Tarih boyunca Türk milleti tarafından kurulan ve bir şekilde yıkılan devletlere atıf yapılarak Türk’ün devletsiz kalamayacağı vurgulanır bu cümlede. Gururumuz okşanır, övünç duyarız. Peki ya tarihin tozlu sayfalarına karışmış bu 16 devletin kaç tanesini biliriz? Osmanlı, okey. Selçuklu, okey. Ya geri kalanlar? Bir kısmı kulağımıza çalınmıştır. Bir kısmının Türk olduğundan haberimiz bile yoktur. Şimdi kalkıp teker teker bunlardan söz edecek değilim. Lakin içlerinden bir tanesine, Memlükler’e, özel olarak değinilmesi gerektiğini düşünüyorum. 

 

Örgün eğitim sürecinde tarih kitapları kabaca üç bölüme ayrılır. Kısa bir Orta Asya bölümü, Selçuklular üzerinden Osmanlı’ya geçiş sonrası devasa bir Osmanlı bölümü, nihayetinde de Kurtuluş Savaşı ve inkılaplar. Ne yazık ki bu program pek çok şeyi hunharca es geçmektedir. Müfredat tırpanını yiyen Memlükler’e reva görülen kısımlar ise şu kadarla sınırlıdır; “Yavuz Sultan Selim, Memlükler’i yenerek hilafeti ele geçirmiştir.” İşte bu kadar!

 

Pek çoğumuz bu adamların Türk olduğunu bile bilmeyiz. Memlükler’i, hilafeti haksız yere gasp etmiş olan ortalama bir Arap devleti olarak algılarız. Osmanlı tokadını yedikten sonra kendine gelemeyen nicelerinden fazlası değildir. İşin daha da vahimi Memlükler, cumhurbaşkanlığı forsunda yer verilen Türk devletleri arasına dahi alınmamıştır. Ne büyük haksızlık! Ne büyük ayıp! Osmanlı’yı yüceltme, Osmanlı’ya ayrılan payı diğer herkesten sakınma adına saçmasapan bir vefasızlık! Ben, kendi çapımda bu hakkı teslim etmek adına bu satırları kaleme almaktayım.

İbn Haldun...

“Ne anlatıyor bu şimdi?” demeyin diye İbn Haldun’un Bernard Lewis tarafından 1987 yılında derlenmiş Memlükler'e dair görüşlerini de hemen alt paragrafa ekliyorum:

​​​

“Allah’ın lütfudur ki ölmekte olan nefesini canlandırarak ve Mısır topraklarındaki Müslümanların birliğini yeniden sağlayıp düzeni koruyarak İslam’ın duvarlarını savundu ve hak dini kurtardı. Bunu, Müslümanlara, bu Türk ulusundan ve onun büyük ve sayısız kabilesi arasından, onları savunacak önderler ve Savaş Evi’nden İslam Evi’ne kölelik yönetimi altında getirilen ve kendi içinde ilahi bir nimet gizleyen son derece sadık yardımcılar göndererek yaptı. Kölelik sayesinde yüceliği ve bereketi öğrendiler ve ilahi takdirden nasiplendiler; kölelik sayesinde iyileştiler, gerçek müminlerin sağlam kararlılığıyla ve henüz bayağı doğa ile lekelenmemiş, dünyevi zevklerin pisliğine bulaşmamış, medeni yaşamın yollarında kirlenmemiş ve lüksün bolluğu ile kırılmamış şevkleriyle Müslüman dinine girerler. Köle tüccarları onları gruplar halinde Mısır’a getirirler, tıpkı su içmeye giden kum keklikleri gibi ve devlet memurlarının onları incelemeleri için sergiler ve onlar için fiyat biçerler… Böylece, bir alım diğerini ve nesil nesli takip eder ve İslam onlar aracılığıyla elde ettiği faydadan memnun olur ve krallığın dalları gençliğin tazeliğiyle serpilir.”

Resmi bir giriş yapalım. Memlük Devleti 1250 ile 1517 yılları arasında hüküm süren Mısır merkezli bir Türk devleti. Hilafet ayrıntısından anlaşılacağı üzere de Müslümanlar. Hem de Sünni Müslüman. Anlayacağınız, kağıt üzerinde bizden pek de farklı değiller.

En geniş sınırlarıyla Memlükler...

Memlük kelimesi Arapça me-le-ke kökünden türemiş olup “sahip olunan şey” anlamı taşır. Kısaca, mülktür. Bununla beraber kelime İslam tarihinde özel bir mana kazanarak “savaşta esir alınan yahut bedeli karşılığında köle yapılan beyaz insan” anlamında kullanılır hale gelir. Arap toplumunun mevali anlayışının bir sonucudur esasında.

 

Eyyübi hükümdarı Salih Eyyüb’ün Kahire’deki siyasi hizipleşmelerde elini güçlendirmek adına Rusya’nın güneyindeki Kıpçak Türklerini köle olarak almasıyla Mısır’daki Memlük varlığı da kurumsal olarak başlamış olur. Daha sonra Harezmli paralı askerler de bu gruba dahil edilir. Bu askerlerin tamamı İslam’ı kabul etmiş kişiler arasından seçilir yahut mutlaka İslam’ı benimsemeleri sağlanır. Mısır’a bu köleleri temin edenler ise Moğollar’dan kopardıkları ticari imtiyazları köle ticaretinde değerlendiren İtalyan tüccarlar olur. 

 

Salih’in ölümünün ardından taht için en kuvvetli aday olarak oğlu Turanşah öne çıkar. Fakat Turanşah genç ve tecrübesiz olmasının yanı sıra Memlük kuvvetlerinden de hazzetmez. Salih’in Türk kökenli cariyesi Şecerüddür iktidar boşluğundan istifade ederek Memlük askerleri ile anlaşır ve Turanşah’ın infazını planlar. Turanşah’ın ölümüyle birlikte Eyyübi varlığı da son bulmuş olur. 

 

Memlükler ile yaptığı iş birliği sayesinde Turanşah’tan sonra devletin başına geçerek Kleopatra’dan sonra Mısır’in ilk ve son kadın hükümdarı olan Şecerüddür’ü, Türk kökenli olması bakımından bugün ilk Memlük sultanı olarak kabul edenler bulunsa da kaynaklar devletin asıl kurucusunu İzzeddin Aybeg olarak alır. Fakat devlet bu dönemlerde yeni bir oluşumdan ziyade Eyyübi Devleti’nin uzantısı görünümündedir. Memlük Devleti’ni tüm kurumlarıyla müstakil bir yapıya büründüren kişi Baybars olur. Bu nedenden ötürü asli kurucuyu Baybars olarak görenler de yok değildir. 

Baybars'ın maskesi. Gözyaşı motifi köle kökenlerini simgeler...

Eşi benzeri olmayan kuruluş hikalelerini bir kenara bırakırsak Memlükler hakkındaki esas hayranlık uyandırıcı unsur sonraki yıllarda yaptıkları işlerdir. Tarihe baktığımızda Orta Doğu coğrafyasının başına bela olmuş iki büyük güç görüyoruz; Haçlılar ve Moğollar. Haçlılar’a karşı pek çok Türk devleti başarılı mücadeleler vermiş olsa da Hristiyanları Orta Doğu’daki yerleşimlerinden yani Outremer’den çıkartanlar Memlükler olur. Selçuklu dahil önüne geleni ezip geçen Moğollar’ı da durduran, güçlerini kıran yine Memlükler’dir. Şimdi anlaşılmıştır diye düşünüyorum bu gözü kara devletin kıymeti…

 

Önce Moğollar… Selçuklu’yu Kösedağ Savaşı’nda dize getiren, Türkiye Selçukluları’nı adeta haraca bağlayan, İran’ı yerle bir eden, Mısır sınırına kadar vura vura gelen yenilmez savaş makinesi Moğollar’a kafa tutanlar Memlükler olur. Mısır’ın hakimiyetine talip olan Moğollar ülkenin teslimiyeti için elçilerini Kahire’ye yolladıklarında kendilerinden daha yırtıcı bir düşmana çatarlar. Sultan Kutuz elçileri oracıkta öldürttüğünde iki kuvvetin kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelmesi de kesinleşir. 3 Eylül 1260 tarihinde Celile yakınlarında gerçekleşen Ayn Calut Savaşı’nı kazanan Memlükler Moğol ilerleyişini durdurmayı başarır. 

 

Moğollar öylesine çaresiz ve alışık olmadıkları biçimde güçsüz kalmıştır ki çareyi batıda ararlar. 1274’te iki Moğol elçi Lyon Konsili’nde Hristiyanlık’a geçer. Bunu Moğol halkının topyekün Hristiyan olabileceğini inandırmak adına yaparlar. Amaçları ise Memlük güçlerine karşı Haçlılar’ın desteğini almaktır. İttifak karşılığında onlara Kutsal Topraklar’ı teklif ederler. Elbette böyle bir ittifak gerçeğe dönüşmez. 

Ayn Calut Savaşı...

Sıra geldi Haçlılar’a… Urfa, Antakya, Trablusşam ve Kudüs’de kurdukları devletlerle Müslüman aleminin kalbine kök salan Haçlı kuvvetlerine pek çok devlet tarafından meydan okunur. Zamanla Haçlılar yıpratılır. Şüphesiz bunda Avrupa’dan yeterli maddi ve askeri desteği alamamaları da etkili olmuştur. Kıtadaki Kutsal Topraklar takıntısı, her nasılsa ele geçirildikten sonra dinmiştir.

 

Haçlı kuvvetlerine karşı en istikrarlı direnişi gösteren Memlükler, işe kritik kaleleri bir bir ele geçirerek başlar. Bunların en önemlileri “Suriye’nin boğazındaki tıkanıklık” olan Saphet ve ele geçirilemez sayılan Krak des Chevaliers’dir. Seneler süren mücadelenin ardından Haçlılar ellerinde kalan son kaleler olan Tortosa ve Athlit’i de terk ederek Kıbrıs’a sığınırlar. Yine de Memlükler’den kurtuluş yoktur. Memlükler nihayetinde Kıbrıs adasındaki Haçlıları da söküp attıklarında Kutsal Topraklar’daki Hristiyan varlığını da sona erdirirler. 

Baybars 1265 senesinde Hayfa ve Sezariye’yi ele geçirdiğinde Haçlı ozan Provenceli Bonomel tarafından şu satırlar kaleme alınır:

“Bu yüzden her kim ki Türklerle savaşır, zır delidir. Zira İsa Mesih onlara ilişmez. Söylemesi esef verse de Frankları, Moğolları, Ermenileri, Persleri dize getirdiler ve getirecekler.”

Baybars ise 1268 yılında Antakya prensi VI. Bohemond’a, şehrin alınışının ardından yazdığı mektupta şu ifadeleri kullanır:

“Eğer atlarının altında şövalyelerinin ezildiğini, evlerinin yağmacılar tarafından tarumar edildiğini, hazinenin yüzerlik birimlerle tartıldığını, kadınlarının dörtlü gruplar halinde satıldığını ve senin hazinenden alınan bir dinar karşılığında satın alındığını bir görseydin! Kiliselerinin haçlarla beraber yıkıldığını, sahte İncillerin sayfalarının parçalandığını, patriklerin mezarlarının döndürüldüğünü bir görseydin! Müslüman düşmanının ayin mekanını yıktığını, keşiş ile diyakozların boğazlarının sunaklar üzerinde kesildiğini, kraliyet prenslerinin köle yapıldığını bir görseydin! Saraylarından alevler yayıldığını, ölülerinin diğer dünyanın ateşinden önce bu dünyanın ateşinde yandığını, saraylarının tanınmaz hale geldiğini, St. Paulus ve St. Petrus kiliselerinin yerle bir edildiğini bir görseydin!”

Outremer...

Gelelim hilafet meselesine. 1258’de Hülagü tarafından Abbasi Devleti’ne son verilmesiyle beraber hilafet kurumu da derin bir belirsizliğin içine sürüklenir. Üç yıl sonrasında Memlük sultanı Baybars, Abbasi soyundan birini Kahire’de halife ilan ederek hem bu kuruma yeniden hayat verir hem de hilafet merkezini Mısır’a taşır. O andan itibaren Memlükler hilafetin fiili koruyucusu olur. İyiden iyiye sembolik bir pozisyona indirgenmiş ve siyasi hükümdarların etkisine girmiş olan hilafet, 1517’ye kadar Abbasi soyundan gelen kimseler tarafından Memlük buyruğu altında icra edilir. 1517’de Memlükler Osmanlı tarafından yıkılınca hilafet de Osmanlı Devleti’ne geçerek dini ve siyasi hükümdarlık tek kişide birleştirilir.

 

1517’deki Ridaniye Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti, Memlük Devleti’nin Halep valisi Kahir Bey ile anlaşır. Yavuz Sultan Selim son Memlük Sultan’ı Tomanbay’ı mağlup ederek devleti fiili olarak sona erdirse de Kahir Bey’i bölgeye naip olarak atayarak Mısır’daki idareyi Memlük beyleriyle paylaşma yoluna gider. Bu beyler resmi olarak Osmanlı’ya tabi olsalar da ülkenin hakiki yöneticileri olmayı sürdürürler. 

 

Mısır’daki özerk Memlük idaresi Napolyon’un işgaline kadar bu şekilde devam eder. Fransızlardan sonra gelen İngilizler ise idareyi Osmanlı İmparatorluğu’na verme yoluna gider. Ancak bu süreç oldukça kaotiktir. Memlükler İstanbul’dan gönderilen valiyi kabul etmez. Memlük kuvvetleri ile Osmanlı arasındaki muharebeler iki yıl kadar sürer. Memlükleri nihayetinde dize getiren Kavalalı Mehmed Ali Paşa olur.

 

Paşa, Kahire’deki idaresini kurmak adına işe Memlük ileri gelenlerini yok ederek başlar 1805’te neredeyse bütün Memlük subaylarını ortadan kaldırır. Takip eden iki yıl içerisinde işe oğlu İbrahim devam eder. İbrahim Memlük liderlerinin çoğunu katleder. Bir çıban gibi Mehmed Ali’ye rahatsızlık veren son Memlük reisleri için ise daha pratik bir yol seçilir. Buzları çözme bahanesiyle paşanın sarayında tertiplenen ziyafete getirilen 470 misafir, ziyafet bitiminde askerler tarafından infaz edilir. Bir nevi Red Wedding!

Kavalalı...

Bu kadarla da bitmez. Mehmed Ali askerlerine Memlük evlerini yağmalatır, kadınlarına tecavüz ettirir. Kalan bütün Memlükler katledilerek Mısır’daki Memlük varlığı tamamen sona erdirilir.

 

Memlük Devleti’nin hikayesi kabaca bu şekilde. Kafkas coğrafyasından köle olarak gelip Mısır gibi bir ülkeyi ele geçiren bir avuç yaman adam işte. Haçlılar’a, Moğollar’a kök söktürmüş, hilafeti Türk egemenliği altına aldıkları gibi İslam’ın hem kılıcı hem de kalkanı olmuşlar. Resmiyette 1571’e kadar hüküm sürseler de gayriresmi olarak neredeyse 600 yıl Mısır’ı Türk egemenliği altında yönetmişler. Kimseye eyvallahı olmayan, ancak ve ancak Osmanlı’ya diz çöken bu deli fişek adamlarla gurur duymamız gerekirken her nedense kendilerini görmezden geliyoruz. Bu ihmalin sebepleri üzerine kafa yormayı da artık sizlere bırakıyorum. 

Okuma önerileri:

Memlük Sultanlığı - Carl Petry

Memlükler ve Memlük Halifeleri - Hasan Yılmaz

Memlük Haçlı İlişkileri - Musa Demir

Türk Tarihinde Memlük Asırları - Altan Çetin

Tarihçilerin Gözünden Memlük Tarihi - Rıdvan Yiğit

Sorularla Memlük Tarihi - Ahmet Sağlam

Tanrı Adına Savaş - Karen Armstrong

Tapınakçılar - Michael Haag

Cebu -_ Bohol🛳️🛳️_#travel#traveller#in

Not!!!

Bu blog bir rehber değildir. 

Bu blog, hayattaki tutkuları yemek yemek ve seyahat etmek olan birinin maceralarını içermektedir. 

Bu blog, gidemeyenlere tüm çıplaklığıyla seyahati yaşatmak içindir.

Bu blog her şeyden önce kendim için hatırattır!

Yol arkadaşlığı için...

  • Instagram - Siyah Çember
bottom of page