
Zaharov ve Gülbenkyan
Basil Zaharov ve Kalust Gülbenkyan…
Çok yakın dönemlerde yaşamış iki adam. Nihayetinde farklı ülkelerin vatandaşları olarak ölseler de biri Muğla, biri de İstanbul’da doğmuş iki Osmanlı. Biri içine doğduğu imparatorluğun kökünü kazımak için her şeyi yaparken diğerinin bu ülkeye yönelik hakim duygusu ise katıksız bir kayıtsızlıktan fazlası değil. Tüm Avrupa’yı parmağında oynatan iki tüccar. Birinin işi silah, diğerininki petrol. Sonlara doğru ayrışsa da paralel hayat hikayelerine sahip bu iki adamı bir arada yazmak istedim.
Basil Zaharov 6 Ekim 1849’da Muğla’da dünyaya gelir. Aslında İstanbullu Rum bir aileye mensuptur ancak ailesi yüzyılın başında patlak veren Yunan ayaklanmalarının başlarına iş açacağından endişe duyarak Odessa şehrine göçer. “Zacharias” olan soyadları Rusya’da Zaharov’a dönüşür. Ortalığın durulmasıyla beraber Osmanlı topraklarına geri dönseler de İstanbul’u pas geçip Muğla’ya yerleşirler. Basil Zaharov da ailenin Muğla’ya yerleşmesinden sonra doğar.

Kalust Gülbenkyan ise 23 Mart 1869’da İstanbul’da dünyaya gelir. Ailesinin kökeni, 11. yüzyılda Van Gölü’nün güneyinde hüküm süren yerel bir Ermeni savaş beyine kadar dayanır. Aile, İstanbul’dan önce Kayseri’nin Talas ilçesine göç eder. Bu nedenle Kayseri’yi memleketleri olarak bellerler.

Zaharov ailesi, Basil 6 yaşındayken İstanbul’a geri döner. Misyoner bir İngiliz okuluna yazdırılan Basil erken yaşta hayata atılır ve ilk işi genelev önlerinde çığırtkanlık yapmak olur. Ardından dayısı, Basil’i yanına alır ve birlikte tefecilik yapmaya başlarlar. Basil 1875’teki kriz atmosferini fırsat bilip, Odessa’ya giden dayısının ardından kasayı boşaltır ve Londra’nın yolunu tutar.
Kalust ise ilköğrenimini Kadıköy’de bir okulda tamamladıktan sonra astronomiye duyduğu ilgiyi babasına kabul ettiremez. Finans eğitimi almak üzere önce Marsilya, ardından da Londra’da gönderilir. Prestijli okullarda eğitim görür. Bu ayrılık hem ailesi hem de Ermeni toplumu ile arasına mesafe koymasına yol açar.
Atina’ya yerleşen Basil, sonradan Yunanistan başbakanı da olacak zengin iş adam Stefanos Skulidis ile tanışır. Skulidis’in aracılığıyla Nordenfeldt şirketinde çalışmaya başlar. Şirketin İsveçli sahibi ondan çok etkilenir ve Basil’i şirketin doğu operasyonlarının başına getirir. Yeni yetkilerle donatılan Basil, şirketin silahlarını parayı bastıran herkese sattığı gibi el altından, illegal olarak işler yapmaya da girişir.
Kalust’un hayatı ise bir Bakü gezisinde değişir. Bir iş seyahati için geldiği Bakü’de petrol yataklarını da ziyaret eder ve Azerilerin petrol işindeki korkunç müsrifliğini bir bakışta keşfeder. Aynı zamanda buradaki potansiyeli de fark etmiştir. Tepeden tırnağa bir finans adamı olarak petrol işine girişi bu şekilde olur. Gariptir, bu ziyaret onun yegane petrol sahası ziyareti olarak kalacaktır.

Gülbenkyan'ın gözünü açan petrol sahası Nobel ailesine aitti...
Basil’in ihtirasının sınırı yoktur. İşlerini öylesine büyütür ki 1890’da şirketi ele geçirir. Bu süreçte silah teknolojisinde isim yapmış veya yapmak üzere olan herkesi bir şekilde şirkete dahil eder. Bu noktadan itibaren durmak bilmez. Silah sektöründe geleneksel ürün gamının ötesine geçerek son teknoloji her şeyi üretip satmaya başlar. Bu esnada silah ticaretinin altın kuralını da bütünüyle göz ardı eder; iki tarafa birden satma!
Kalust bir Hollanda-İngiliz girişimi olan Royal Dutch-Shell şirketinde bir diğer finans sihirbazı Henri Deterding ile birlikte çalışmaya başlar. Bu iş birliği Royal Dutch-Shell’i petrol işinin tartışmasız lideri haline getirir. Yıllar yıllar sonra Venezuela üzerine yaşadıkları anlaşmazlık yüzünden yollarını ayırana dek birlikte uyum içinde çalışırlar.

Gülbenkyan'ın mirası...
Patlak veren I. Dünya Savaşı Basil Zaharov’un iştahını açar. Savaş boyunca 100.000 makineli tüfek, 90.000 mayın, 72 savaş gemisi, 53 denizaltı satar. Bunlar onu tarihin en başarılı silah tüccarı yapar. Başarısında ilişkilerinin etkisi büyüktür. Venizelos ve Clemenceau ile çok yakındır. Büyük Haç ve Legion d’Honneur gibi nişanlar ile “sir” ve Oxford Üniversitesi fahri hukuk doktoru gibi ünvanlara layık görülür. Kirli kazancını maskelemek adına kamuoyuna kendisini sempatik gösterecek sayısız faaliyete imza atar.
Osmanlı, Ermeni, İngiliz ve İran pasaportlarına sahip olan Kalust tüm ömrünü otellerde geçirir. Avrupa’da petrol çevresinde dönen tüm işlerde parmağı vardır. Tarafları bir araya getirir, herkes için en kârlı koşulları hazırlar ve kendi payı olan %5’ten asla ödün vermez. Bu tutumu sayesinde “Bay Yüzde Beş” olarak anılmaya başlar. Sayısız anlaşmadan elde ettiği komisyonlar sayesinde dünyanın en zengin adamlarından biri olup çıkar. Öyle ki ömrü birkaç sene daha vefa etse Forbes tarafından yayınlanacak ilk zenginler listesinde en üst sırada yer alacaktır. Buna rağmen ailesine her daim mesafelidir. Ermeni davasına, servetinin yanında devede kulak kalacak bağışlarda bulunmak haricinde katkısı olmaz. Bu nedenle “kötü bir Ermeni” olmakla suçlanır.
Basil’in konumu savaş sürecinde evrim geçirir. Anadolu’nun “maşa” Yunanistan tarafından ilhakının planlanmasında İngiliz başbakan Lloyd George ve Venizelos arasında arabuluculuk yapar. Ticari faaliyetlerini çeşitlendirmek adına başta petrol olmak üzere başka işlere de girer. Yunanistan’ın Anadolu’daki egemenliği uğruna muazzam yatırımlarda bulunmaktan çekinmez. Eli kanlı bir ceset tedarikçisi olarak nüfuzunu arttırmak için her yolu dener. Bu çabanın ne kadarının para ve güç iştahına, ne kadarının ulusunun istikbaline adandığı tartışılır.

Rivayete göre Agatha Christie, “Doğu Ekspresi’nde Cinayet” romanında kötülüğün vücut bulmuş hali olan Edward Ratchett için ilhamını Basil Zaharov’dan almıştır...
Kalust’un ise umursadığı tek şey servetidir. Yine de bunu mümkün olan en profesyonel biçimde gerçekleştirir. II. Dünya Savaşı patladığında tek aradığı güvenlik olur. Kıtadaki en güvenli adres olan Portekiz’e yerleşir. Ömrünün son yıllarını sadece sanata adar. Ona göre sanat, insanın hayatta avuntu bulduğu yegane uğraştır. Dünyanın dört bir yanından başta resim ve heykel olmak üzere sanat eserleri toplar. Bunlara o kadar düşkündür ki ölümünden sonra bile onları muhafaza edebilmek için Gülbenkyan Vakfı’nı kurar.
Basil Zaharov’un emellerine, hiç karşılaşmadığı bir Türk mani olur! Anadolu operasyonu sonucu Yunanistan egemenliğindeki coğrafyada, arkasındaki İngiliz desteğiyle beraber dünyanın hakimi olma rüyası uğruna Yunan ordusuna öyle büyük yatırım yapar ki Yunan’ın mağlubiyeti onun da sonunu getirir. Mustafa Kemal önderliğinde kazanılan bağımsızlık savaşı tarihin en şaşaalı ölüm tacirinin de sonu olur.

Kalust Gülbenkyan 20 Temmuz 1955 tarihinde Portekiz’in Aviz şehrinde, 86 yaşında vefat eder. Öldüğünde toplam serveti, bugünün parasıyla 5.000.000.000 £ civarındadır. Ailesi ile önce ticari sonra da manevi bağlarını koparmış, yalnızca işi için yaşamış nevi şahsına münhasır bir adamdır. Kendisini hiçbir millete, hiçbir ülkeye ait görmemiştir. Oğlu ile kanlı bıçaklı bir ilişki geliştirip, Ermeni vatandaşları tarafından durmaksızın eleştirilmiştir. Portekiz’in başkenti Lizbon’da, kendi adını taşıyan Kalust Gülbenkyan Vakfı önemli ve etkili bir kuruluş olmayı sürdürmektedir.
Ticareti tepe taklak olan Basil her şeyini satar ve 1925’te Monte Carlo’da bir kumarhane satın alır. Bu girişimi de umduğu gibi gitmez. Dahası kumarda kaybettiği gibi aşkta da kaybeder. Kralın yeğeni ile evli olan İspanyol Düşes Maria del Pilar ile Avrupa’nın dört bir yanında gizli gizli buluşur. Bu buluşmaların ne kadar gizli olduğu bir muamma olsa da Basil’in İspanyol ordusunu silahlandırmak adına muazzam bir meblağ harcadığı bilinmektedir! Nihayet Dük’ün vefatının ardından ikili 1924’te evlenir. 75 yaşında ilk evliliğini yapan Basil, eşinden yirmi yaş büyüktür. Saadetleri 18 ay sürer. Maria hastalık sonucu vefat edince Basil, kumarhanesini de satarak Paris’teki şatosuna kapanır. 27 Kasım 1936’da, nice “harici bedhahlardan biri” olarak yalnızlık ve hüsran içinde vefat eder.

Zaharov'un sonunu getiren adam...
Velhasıl kelam, Osmanlı Devleti içerisinden çıkan iki adam, Avrupa kıtasının ve hatta dünyanın ilerlemesinde olumlu ya da olumsuz büyük pay sahibi olurlar. İkisinin de bu ülkeye bir faydası dokunmamıştır lakin tek bir açıdan bizlere değerli bir tarihi vizyon kazandırdıkları söylenebilir. Osmanlı Devleti ölüm döşeğinde dahi dünyanın kılcal damarlarına öyle dahil ve öyle hakim bir pozisyondadır ki içinden dünyayı şekillendiren, kudretli adamlar çıkarmayı sürdürür. Son nefesinde bile dünya siyasetinin öyle merkezindedir ki ona temas etmeden, onu bir biçimde etkilemeden büyümek mümkün olmamıştır. Öyle ki bu tür adamların bıraktıkları miras bugün dahi varlığını sürdürmektedir.